Aklı başında kalan, zihinsel kuvvelerini yitirmemiş olan, izan sahibi kime sorsan pozitivizmin Allah belasını versin der. Ancak bu tepki, olanı değiştirmez. Bir yandan cehaletini bilgelik olarak gösteren, insanları ya da kendisine dikkat kesilen çoğunluğu buna ikna eden, icmali de olsa inandıran adeta gemisini kurtarıp kaptan kesilir. Toplumlar da bu türden bir popülizmi göğsünde karşılar. Mesele gösteren açısından göstermenin sorumluluğunu aşar, işini bilmeye, iş görmeden işini halletmeye döner. İzleyici tarafsa uçurduğunun mahiyetini bilmese de onu hep yüksek istidatta görmek ister. Yahut ummak bile kaleden kaleye şahin gibi uçurmak için yeter. Hem yokluk içinde kıvranırken sahip olunanlarla pek zengin izlenimi vermek çokları için ata sporudur. Gerçeklik romantizme değil, ustalaşmışların elinde şarlatanlığa, şeytanlığa yenilir.

Romantizm de yeterince masum olmasa gerektir. Ozandır söyler; “Koyun kurt ile gezerdi / Fikir başka başka olmasa!..” Mevzu fikir farklılığından çok farklıdır. Bir arada olmakla alakasızdır. Kurdun kurtluğu istidattan ibarettir, kuzunun da kuzuluğu... Fikrin aynileşmesi ise bir nevi pozitivist deklarasyon içerir. Hem de koyunun kurt ile gezmesi idealize edilecek bir hareket olmasa gerektir. Doğrusu, koyun koyun ahlakının bir gereği olarak, yaratılışının ve yaşatılışının icabı kurt ile gezemez. Gezmesi de gerekmez. Kurdun da kendisiyle takılan koyunu yememesi ahlakına mugayirdir. Koyuna ilişmeyen kurt, kurtluk istidadını kaybetmiş demektir. Fikre gelince, onun başka başka oluşu herhangi bir birlikteliği incitmez. Tabii, bir fikir varsa...

Anadolu’da bir ozanın sözü, gerçekliği örtecek kadar güçlü olabilir. Bu değer atfı, aslında egemen olanların zerrece erdem, hikmet, gizem barındırmayan sözlerinden de çıkarılır. Ve kısa süre sonra kendini yalanlasa bile genleşir, yayılır, yerleşir. İki kekliğin bir ayakta (tercihen altıncı ayakta) ötüşü gibi... Vaat yoktur, metafor yoktur, sanat yoktur, düşünsellik barındırmaz ama pek bir teveccüh görür. Ardındaki trajedilerin habire dürtüklediği komedidir. İnsanlar gülüverince kişisel dramını unutur. Böylece yüzlerin güldüğünü gören muhterisler, memleket dahilinde herkes bahtiyar diye tarih düşer.

İnsanın yeryüzü macerası bir dramdır. Ondan komediler çıkarmak oyalanmadır. Oyalayıcılık işlevi sanata, edebiyata, spor, siyaset, matematik, bilim ve felsefeye düşer. Hayata dair debelenişler tüm bu uğraşlarla trajikomik bir hal alır. Ara form yoktur; gerçekçi, idealist, romantik ve benzeri tüm yaklaşımlar, dramın insanca yorumlanışından ibarettir.

İnsan senaryoya uymaz. Doğaçlama oynar. Yalnızca bildiği konuya bağlı kalır. Kendisine barınak yaptırması gerekliyse onu yapar, araç yenilemek icap etmişse onu yeniler, maişet sağlamak gayesiyle gayret gösterir. Yoksul, fakir, garip bir yan rolü icra etmesi gerekliyse bihakkın onu yerine getirmeye çalışır. Bazen başarılı bile olur. Garibin başarısı köşeyi dönmek, sınav kazanıp atanmak, bir kurumun başını tutmak değildir. İşçisin sen işçi kal diye uydurulan had bildirici direktifi kuşanıp, yaşadığını kader bilip, kendisine biçilen role rıza göstermektir! Böylece dışsal açıdan bakıldığında pek çileli, genel anlamda dramatik ve hatta zaman zaman trajik, işini gördüğü muhterisler içinse olabildiğince kullanışlı bir hayatı tüketir. Nitekim rahmetli Cem Karaca yetmişli yılların sonuna doğru umutların azaldığı, göğüslerin daraldığı, bulutların, hudutların ve insanların alçaldığı zamanda "Yoksulluk kader olamaz, kader değildir / Firavunlar bile böyle gaddar değildir" diye bağırır.

İnsan evladı, niteliksel edinim hususunda ilerlerken, cehalet konusunda da geriler. En dibi göremediği gibi en yüce formu, aşkın olanı ya da tekamülü bulmak mümkün değilken, hayat serencamı boyunca devinim devam eder. İlim, irfan, hikmet üstüne gayret gösteren insaniyet namına değer kazanır. Aynı oranda cehalette ısrar eden, anlamamak, öğrenmemek, eğitilmemek için direnen de zaman geçtikçe körleşir. Hayat geçici, hasar kalıcıdır.