“‘Adalet yok, ben olduğuna inanmıyorum!’ Hukukçu kimliğimle karşılaştığım pek çok kişi bana sitemli ve bazen de alaylı bir ifadeyle bu gibi cümleleri söylemekten zevk alır görünüyor. Kuşkusuz onlar, bu ve benzeri yakınmalarında ve zaman zaman da mesleğim dolayısıyla bana yapılması gerektiğini düşündükleri ‘meydan okumalarında’ pek de haksız değiller. Yargı sistemimizin büyük sorun ve aksaklıkları, son on yılların ekonomik çalkantıları ve artan iletişim olanaklarıyla birleşince ortaya ‘hukuk güvenliği’ dediğimiz, yurttaşların gözünde bizzat hukukun kendi saygınlığını ifade eden olgunun neredeyse tümüyle yitirildiği gerçeği ortaya çıkmakta.

Artık insanımız herhangi bir sorunla karşılaştığında hukuka başvurarak hakkını alabileceğine ya da haksızlığa karşı korunabileceğine olan inancını büyük ölçüde yitirmiş durumdadır.

Bunun nedenleri, hukukun var olmasından uygulanmasına dek uzanan serüveni kısaca izlendiğinde başlıklar halinde ortaya konulabilir. Yasamadan yürütmeye ve yargıya, hukukun biçimlendirilmesinden uygulanmasına, oradan da sorun çözücü mekanizmaların çalıştırılmasına doğru işleyen sürecin her aşamasının hukukun dejenerasyonunda belli bir pay sahibi olduğu kuşkusuzdur. Hukuktaki eksiklikler, demokrasideki ‘kesintilerin’ hukuka verdiği zararlar ihmal edilirse, kısaca ve tüketici olmaksızın aşağıdaki biçimde sıralanabilir.” (Ahmet Ulvi Türkbağ: Kanıtlanamayanı Kanıtlamak: Ronald Dworkin’in Hukuk Kuramı, Üçüncü Basım, Derin Yayınları, İstanbul 2012, s.1-2)

Bu genel çerçeve içinde Türkbağ, Yasama, Yürütme ve Yargı özelinde şu tespitleri de yapmaktadır. Buna göre Yasamada:

“-Yasa yapımı ve değiştirilmesinde acele ve acemilik,

-Kısa dönemli değerlendirmelerle ya da günlük siyasi kaygılarla, hatta kişisel endişelerle genel düzenlemelere gitme,

-Resepsiyonla (iktibasla, İK) hukukumuza kazandırılan ‘büyük yasalar’ı sistematiklerini gözetmeden değiştirme,

-Yasaları çok sık değiştirme.”

Yürütme bakımından da şu görünüm belirginleşmekte:

“-Yasaları yürütmekten çok, önce eylemi yapıp ardından haklılaştırmaya çalışma,

-Yürütme görevini yerine getirirken mevzuatı eylem çerçevesi olmaktan çok, engel olarak görme,

-Yürütmenin farklı kademelerinde hukuka aykırılığın çeşitli biçimlerde hoş görülmesi, (yargı kararlarının uygulanmasının geciktirilmesi vb.)”

Yargı alanında ise, şöyle bir görünüm söz konusudur:

“-İş yükünün her şeyi mazur gösterir duruma gelmesi,

-Yargının pek çok alanda (hakkın saptanması ya da icrası) yetersiz kalması,

-Sonsuz gecikme, hukukun zamanda kaybolması.” (age, s.2-3)

Bütün bunların işaret ettiği ve bütün hukuk sürecine ortak olan husus, “boyutları belirsiz yolsuzluk ve yozlaşma” şeklindeki iddiaların sıradan hale gelmesidir. Böylece, ortaya çıkan görünümün “oldukça karanlık” olduğu tespitini yapmaktadır Türkbağ. Yine Türkbağ’ın titiz ve duyarlı bir bakışla yaptığı şu tespit, sanıyorum, özellikle hukukçuların ciddiyetle sorgulamasını gerektiren önemli bir uyarı niteliğindedir: “Ancak tüm bunlardan daha can alıcı olan hukukçuların bir bölümü dâhil olmak üzere, kişilerin zihinlerinde yer alan hukuk imgesindeki çarpıklık: Hukuku, istenen her biçime sokulabilecek, garip, akıl almaz talepleri karşılayabilecek ve en önemlisi her şeyi haklılaştırabilecek bir çömlek çamuru ya da oyun hamuru olarak görme eğilimi. Böyle bir hukuk imgesine sahip olanlar hukuku, adaletin tezahürü olarak değil, kitabına uydurmalar serisi olarak görmekte ve buna göre davranmaktalar.” (age, s.3)