Hayatı, olguları ya da varlık veya nesneleri olduğu kadar bunlar ile ilgili olan nitelikleri de kavrama işleminde, bilincinde olunsun veya olunmasın, biçim ve öz kategorileştirmesi yapmaktadır insan. Ancak, söz konusu kategorileştirmede biçim ve öz arasındaki ilişkide birinin diğeri leh veya aleyhine yol açacak şekilde kurulması halinde ortaya çıkacak sonuç uyumsuz, yani yanlış olacaktır. Düşünce, özellikle felsefi düşünce alanında bunun tipik örneklerinin en etkili ve baskın olanlarının başında Platon’un “idea”sı, Hegel’in “mutlak tin”i (geist), Marx’ın “madde”si gelmektedir. Gerçi Marx, bir yerden sonra bunu bir yöntem kalıbına dökmüş gibi (diyalektik maddecilik) gözükmektedir.

Biçim ve öz ilişkisinin açık ve yoğun olarak tezahür ettiği alanları, kendi özellikleri çerçevesinde irdelemek gerekmektedir. Fakat hayatı, olguları, olayları ve gelişmeleri doğrudan etkilemeleri bakımından derece farkı da söz konusudur. Bu fark bazen doğrudan ve kısa bir zaman içinde ortaya çıkabileceği gibi, dolaylı ve uzun zamana yayılarak da meydana gelebilir. Din ve ahlâk alanında, bunların kabul edilmeleri doğrudan olsa bile etkilerini göstermeleri belli bir zamana yayılabilir. Buna karşılık, özellikle hukuk alanında doğrudan, hatta dolaylı gibi olsa bile etkisi kısa zaman aralığında ortaya çıkmaktadır. Ve bu etki kesin bir nitelik gösterir.

Biçim ve özün uyumunun gerçekleşmesinde farklı özellik gösteren alanların en tipiği, aynı zamanda biçim ve özün en karmaşık tarzda tezahür ettiği alan belki de siyaset alanıdır. Öncelikle siyaset kelimesinin kavram haline gelme sürecinde bile anlam dönüşmesi, kayması, bulanıklaşması gibi nitelikler çoğunlukla söz konusu olabilmektedir. Ayrıca siyaset alanı, diğer alanların bir yandan kendilerini sembolik de olsa gösterdikleri, diğer yandan aslında onun içeriğini, yani özünü oluşturdukları bir alan olması bakımından karmaşık bir niteliğe sahiptir. Dahası siyaset alanda biçim ve özün tezahürü, eyleyen özneye bağlı özellikte görünmesi dolayısıyla her an dönüşüme uğrama sakıncası taşımaktadır. Sözgelimi siyasetin aslında bir niteliği durumunda olabilen “iktidar” olarak mutlak bir anlayışa evrilmesi daimi bir tehlikeyi içinde taşımaktadır. Öyle ki, giderek özünü oluşturan din, ahlâk, hukuk, sanat gibi alanların özünü kendi biçimi içinde temessül ederek, emerek onların yozlaşmasına, hatta çürümelerine bile yol açabilmektedir. Dinin ahlakın, hukukun, sanatın doğrusu, iyisi, haklı ve adil, güzel olanı, siyasetin öznesinin tavır olarak belirlediği biçim içinde bütünüyle karşıt niteliklerine dönüştürülebilmektedir. Aslında, burada siyaset hem biçim hem öz olarak “iktidar” niteliğini başat hale getirmek suretiyle kendi biçim ve özünü de yozlaştırmakta, çürütmekte, hatta yok etmektedir denilebilir. Ortaçağ Avrupa’sında Papalığın siyaset alanını salt “iktidar”a indirgeyen, biçim ve özünü de salt biçim olarak “din” alanına hasreder görünen tavrını burada hatırlayabiliriz. Farklı unsurlar içerse de sonuçta “iktidar”ı mutlak belirleyici kabul ederek bunu siyaset alanı şeklinde kavrayan ve Yeniçağ siyaset bilimcileri ve felsefecileri tarafından bir siyasi rejim (devlet) kategorisi olarak tanımladıkları “doğu despotluğu” bir başka örnek sayılabilir.

Günümüzdeki Ortadoğu Müslüman halkların bilmecburiye tabi olmak zorunda bulundukları yönetimler Ümeyye oğullarının (Emeviler) siyaset alanını “iktidar” olgusuna dönüştüren tavırlarının tevarüs edilmiş hoyrat şeklinden başka bir şey sayılabilir mi? Din olarak insanı yücelten, onurunu, haysiyetini, namusunu, varlığını, emeğini vb. birer inanç ilkesi boyutunda ifade ederek koruyan bir inancın; bütün bunların karşıtına yönelmiş bir siyaseti ve yönetimi tasvip ve tezkiye etmesi düşünülüp öngörülebilir mi?