Bazen yazılarımızda kimsenin görmek istemediği noktaları dile getirdiğimiz için dostlarımız tarafından anlaşılmakta zorlanıyoruz. Sanki her şey yolunda gidiyormuş da, biz bu iyi gidişi göremiyormuşuz gibi bir yaklaşımla karşı karşıya kalıyoruz. 15 Temmuz’da bir felaketin eşiğinden döndük. Bu felaketin hemen ardından ders almış gibi yapan ama sonrasında kalkışma öncesi kodlarına dönen ve bu süreçte hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranan bir iktidarla yol almaya çalışıyoruz. Diğer yandan özellikle Mecliste grubu bulunan her bir muhalefet partisinin,  yanlış politikalarıyla iktidarın değirmenine su taşıyan söylem ve eylem içinde hareket etmelerine şahit oluyoruz. 

Keşke demek doğru değil ama insan,  yanılsaydık da, dostlarımızın söylediği gibi her şey yolunda gitmiş olsaydı diye içinden geçirmeden edemiyor. Hani güneşin evrenin merkezi olduğunu ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen ve yerleşik düzene isyan ettiği gerekçesiyle engizisyon mahkemelerinde yargılanan Galileo,  mahkeme salonundan çıkarken, “Kim ne derse desin, dünya dönmeye devam ediyor” demişti ya, bugün de biz de aynı şekilde dostlarımıza sesleniyoruz. “Arkadaşlar, her şey yolunda diyorsunuz da, toprağın ayağımızın altından kaydığını görmüyor musunuz?”

Suriye, Irak, Libya ve Mısır’daki gelişmelerde attığımız yanlış adımların başımıza açtığı belaların bizi nasıl kuşattığını fark edemiyor musunuz?

Suriye’deki olaylar başladığında, “Yapmayın etmeyin, Suriye, Irak olmasın” diye sizi uyaranları zalim destekçisi! olmakla suçlamıştınız. Bugün 3 milyon Suriyeli kardeşimizi ülkemizde misafir ediyoruz. Tabi ki edeceğiz, bu bizim kardeşlik vazifemiz, eyvallah!  Tamam da bu durum yapılan hataları başarı öyküsüne çevirmek için yeterli olur mu? Mızrağın çuvala sığmasını sağlar mı?

Savunmayı Şam’da, Bağdat’ta, Trablus’ta başlatmak dururken, şimdi savunma hattını kendi sınırlarımızda kurmak zorunda kaldık. Tehdit kapımıza dayandı. Allah aşkına soruyorum size; bu yanlışları dile getirmemek bizi milletimize, tarihimize karşı sorumluluklarımızdan kurtarır mı?

Dış politikada böyle de diğer alanlarda farklı mı sanki? Tarım ve hayvancılıkta bitişe son sürat yaklaşıyoruz. Abartı diyeceksiniz biliyorum. Peki, soframızdaki ithal ürün sayısındaki artışı nasıl açıklayacağız? Duble yollarımız, köprülerimiz var ama her bir yapılan yatırımı doğrudan ticari işletme gibi kurguluyoruz. Kredilendirmesinden tutun da, kullanımın ücretlendirilmesine kadar her bir aşamada kamu hizmeti algısının zarar gördüğü bir anlayışla yatırımlar yapıyoruz.

IMF’ye olan borcumuzu bitirdik, artık borç bile veriyoruz diyoruz ama bütçemizde 54 milyarlık faiz ödemesini kime yaptığımızı ve 700 milyar dolara yaklaşan borcumuzun kime olduğunu açıklayamıyoruz.

Dostlar, bu örneklerin sayısı daha da fazla. Tamamını bu yazıda yazmamız mümkün değil. Her şey gelir geçer, gelip geçecek. Yalnız herkes bu adaletsiz düzene karşı verdiği mücadeleyle hatırlanacak. 

Şimdi siz karar verin. Bendeniz bütün bunları dile getirmekle felaket tellallığı mı yapıyorum?