Kaderci bir milletiz.

Öyle virüs korkumuz yok.

Uzun zamandır evden çıkmıyoruz.

Bazen “sıkılmıyor musunuz” diye sormaktalar.

Sıkılacak zaman bulamıyoruz.

Sanki vakitler daha bir darlaştı.

Ancak acil ilacımı almak üzere eczane için dışarı çıkmaktayım.

Fakat o da ne?

Kıtlıktan çıkmış gibi bir büfenin hiç de hijyen olmayan küçük tezgâhından tostunu yaptırmış kadınlar, dışarıda oturmuş yemekteler.

Hafif bir rüzgâr, tozu toprağı kaldırmış o yediği ekmeğin içine tıkıştırmakta umurunda değil.

Hadi oruçluya saygın yok.

Kendine bari biraz saygı duy.

Şu salgında yenecek şey mi?

Kaderciliğimiz her gün karşımıza çıkmakta.

1 Mayıs törenleri için Taksim’de yine kavga.

Kutlamaları yapmak isteyenlerle polis karşı karşıya, nahoş hareketler.

Gözaltına alınanlar.

İyi de 23 Nisan’da da benzer görüntüleri, üstelik tepe isimlerde gördük.

Salgın dolayısıyla türbe ziyaretleri yasaktı.

Fakat bir türbe olan Anıtkabir’e, iktidarı muhalefeti ile akın edip yan yana omuz omuza, sosyal mesafeyi korumadan ziyarette bulundular.

Çoğu da yaşlı insanlardı.

Salgın dolayısıyla yasak olan türbe ziyaretleri Anıtkabir için geçersiz kılındı.

Kimseden de ses çıkmadı.

Aşırılıklarımız, törpüsüzlüklerimiz, ani öfkelerimiz de cabası.

Adana’da ekmeğinin peşindeki Suriyeli çocuk işçiyi kalbinden vuran polis, beyinleri yaktı.

Meğer Ali Hemdan, sokağa çıkma cezası almamak için polisten kaçmış.

Eline silahı alanın, karşısındakinin canını almaya da kendisini yetkili görmesi.

Korkunç olayda çocuk bir kez öldü, polis her gün ölecek artık vicdan azabından diyoruz.

Savunma garip: ‘’Silah yanlışlıkla ateş aldı, yorgunluk dolayısıyla böyle bir olay meydana geldi.”

Dikkatsizlik, nobranlık, alıklık diz boyu.

Sokaklarda masum canlıların hayatını hafife almalar, kediler köpekler, aptal bir sürücünün biraz yavaş gitmesi ile hayatta olacakken; caninin hız sevgisine kurban olmaktalar.

Sonra kadere sığınmalar.

Sen ağzını aç gaza bas, masumları öldür.

Ya da kaçıyordu ayağına sıkacaktım de, çocuğu kalbinden vur.

Aşırılıklarımız.

Hâlâ Ramazan sofraları için iki üç yemek çeşidi ile hem bedenleri hem ruhları zehirlemeler.

Sanki temiz gıda kalmış gibi.

Birkaç çeşit pişirmekle, vakti katlet.

Pazarın, marketin zehirli yiyecekleriyle, vücudu katlet.

Dahası o ürünlere israf derecesinde para vererek, hem kendi ruhunu hem de ihtiyaç sahiplerinin hakkını katlet.

“Kenya NTV kanalının haberine göre, Mombasa’da bir kasabada 8 çocuğuyla yaşayan ve geçen yıl dul kalan P. Bahati, çocuklarına yiyecek bir şey bulamadığı için, geceleri açlıktan ağlayan ve uyuyamayan çocuklarını ocakta taş kaynatarak oyalamaya çalıştı.”

Dolayısıyla “yok, taş mı yiyeyim” sözü, dünyanın bazı kesimlerinde halen yaşamakta.