Ömrümüzün bir dönemini, bu arife günü bohçalayıp hatıralar sandığına kaldırmaya hazırlanmaktayız. Çocukluğun, şeftali kokulu bahçelerin, yıldızlarla bezeli gökyüzünün, karlı kış manzaralı Ramazanlardan sonra haziranın mührünün vurulduğu bohça, o sandıkta en üstte şu anda. Seneye yeni bir bohça hazırlanacağı çok meçhul işte.

Bu sene o bohçayı katlayıp düremeyen dostlarımız, arkadaşlarımız oldu. İftar sofralarında değil hastane koğuşlarından uzaktan baktıkları oruç şölenini ve kızlarını yalnız bıraktıkları gibi bayram gelmeden, derin acılara bıraktıkları ailelerinden ebediyen ayrıldılar.

Firak, vuslat, sevinç, hüzün, yaşam, ölüm, sofralar, ağıtlar, mukabeleler, teravihler, Kadir Gecesi, cumalar birbirine eklendi, bütün sevinçler yarım kaldı. Kemali afiyetle bohçalarını hazırlayanlar, itikâflarla, bolca ilimle, Kur’an-ı Kerim tilavetleri, secdelerle, iyiliklerle, hasenelerle, sadakalarla, fitirlerle, zekâtlarla, infaklarla süsleyenlerde de buruk bir hüzün.

Seneye olamayabileceği sorgusu.

Kahve ocağında yaşlı adam televizyonda gördüğü, Çin’deki 1300 yıllık camiye, eski bir sevgili gibi hüngür hüngür ağlamakta.

Son teravihte, caminin sütunlarına dokunan yaşlı kadının gözlerindeki iki damla yaş, mukarnaslardan taşan şelaleye dönüşmüş.

Soru, cevap, itiş kakış, bakış, laf çarpışlar bitmiş. İçe çekiliş, yüreğe kapanış, etraftan kopuş, caminin kapısından sanki ahirete adım atıyormuşçasına sürüklenen kadının bastonuna dayanarak gözlerinden film şeridi gibi geçen eski Ramazanlar.

“Anam” dediğinde sızlayan genzi,

Ah o yoksulluklar.

Giden gençlik.

“Kaynanam kızardı, neden kalın odunları sobaya atmaktasınız, inceler dururken; onlar kış için kesip hazırlanmış, kolayınıza geliyor değil mi diye çıkışırdı, ama ellerim yanardı hemen biterdi ince odunlar. Süt pişecek, bidonlar yıkanacak, on beş nüfusa hemen bitip sönen ocak üzerinde yemek yapılacak. Ağız oruçlu da olsa güneşin alnında çapa yapılacak, sebzeler sulanacak, bebeklere bakılacak, davarlar tuzlanacak. Bebeğin öldüğü gün bile yazıya çıkılacak harman yeri kutsal, rızık meydanı; çalışmasan aç kalırsın, bebeğini mezarlığa bırakıp işine döneceksin, hıçkırıkların duyulmadan kollarında kuvvet kaldıysa orağı sallayacaksın. Oruçtan mıdır, acıdan mıdır hiç bilemediğin takatsizliğine ters ters bile bakabilecektir, büyükler.

Zemheri soğukları ayrı.

Ellerimiz kanardı soğuktan, buzları kıra kıra yıkardık çayda çamaşırları.

Yine de çok güzeldi mazi.

Çok yorulmakta idik ama gençtik, masalın başında idik, şimdi sonu geldi, öykünün; her bir çocuğum bir yerde, yuva dağıldı, eşim ötede. Benim yolculuk da akşam sabah.

Fakat hâlâ arife gelince telaşlanırım, belki o bükük belimle sinilerle baklava açamamaktayım belki sabaha kadar süren temizlik seansları da son buldu ama yine de işte adı Arife.

Karadenizli neneden daha az  çetin değildir sınavı, Vartolu ananın. “Kızım Arife, beş oğlandan sonra o gün doğmuştu, dünyalar benim olmuştu. En küçük çocuğum Arifemin, arife günü doğumuna oğlanlardan sonra kız diye sevindiydim ama bohçasına yeni bir şey koyamamıştım, oğlanların eski kundağına zıbınlarına sarmıştım. O eski bohçadan mıdır bir ömür boyu fakirlik, Arifemin bırakmadı peşini, keşke evladım benim ölümümü göreydi, Ramazan boyunca yattı, nerden bilebilirdim son nefesini vermek için Arife gününü beklediğini, ciğerparemden kalan eşyaları da bohçalayıp hastane morgundan sonra elime tutuşturdular, her arife geldiğinde bahtsız kızıma yanarım”. Arife, gelecek, ertesi günün bayram oluşu, umut, hüzün, sevinç hepsi birbirine eklenip bohçalanıp, insanların eline tutuşturulmakta.