Terörün içte ve dışta kuşatması devam ediyor. Her gün, her an yüreğimiz ağzımızda. Ajansları takip ederken, son dakika haberlerini izlerken, bir patlamanın haberiyle, bir saldırının görüntüleriyle karşılaşmamak için dua ediyoruz. Aynı geçtiğimiz hafta Şemdinli’deki saldırıda evladı, ciğerparesi Erkan Özdemir’i şehit veren Havvagül anamız gibiyiz. Yüreğimize düşen ateşin korkusuyla, kapıya gelen ambulans bize gelmesin diye komşuya kaçan bir insanın ruh haliyle ayakta kalmaya çalışıyoruz.
Evet, emperyalizm fitne çalışmalarının son evresine geçti. Son sürat ameliyat masasına sürükleniyoruz. Bütün vücudumuzun en ince ayrıntısına kadar röntgenini çektiler. Bıçak sırtı bir hayatın tam da merkezindeyiz.
Onlar işini yapıyor da, bizdeki durum ne? Bizde ise kavramların anlamları gün geçtikçe çetrefilleşiyor. Söylemde, eylemde sözümüzün neye hizmet ettiğini aslında biliyoruz ama tehlikenin bir adım sonrasını göre göre aynı şekilde davranmaya devam ediyoruz. Nefislerimizin esareti altındayız. Konuşurken birbirimizi anlamak için değil, nasıl olur da cevap yetiştirir, üste çıkarım gayesiyle dinliyoruz. Aynı olaylara aynı tepkiyi veremeyen, aynı acılardan aynı şekilde yüreği yanmayan, acıları da sevinçleri de ayrıştıran hatta yarıştıran bir anlayışla günlerimizi geçiriyoruz.
Son olarak Diyarbakır’daki saldırıyla beraber ikisi polis, yedisi sivil vatandaşımız olmak üzere 9 insanımızı şehit verdik. 100’den fazla yaralımız var. Nereye gidiyoruz? Artık tezgâhlardan, oyunlardan bahsetmek bile kimsenin ilgisini çekmiyor. Neden? Çünkü herkes her şeyi biliyor. Garip olanı ise kimse sinsi planların muhatabının kendisi olduğunu düşünmek istemiyor. İçten içe çürüyoruz. İçten içe kuşatılıyoruz. Bedenen sağlıklı gibiyiz ama ruhen bunalımlar, gelgitler yaşıyoruz. Kısır döngü içinde kalakaldık. Girdabın son bulması için gereken adımları bir türlü atamıyoruz. Ülke olarak çaresiz bırakılmak isteniyoruz. Acı olan şu ki, yetkili ve etkili makamlarda bulunanlar da, bu kısır döngünün varlığını teyit ediyorlar. Buna rağmen çıkış için gereken gayreti hep başkalarından bekliyorlar. Asıl sorumluluk kendilerinde ama bunu anlamak istemiyorlar.
Oynanan oyunları değerlendirmek için uzman olmaya da gerek yok. İletişim araçlarının çok yoğun kullanıldığı dönemleri yaşıyoruz. Gelişmeleri anlamak için sadece biraz ilgi ve takip yetiyor. Artık her şeyi gözlerimizin içine baka baka yapıyorlar. Yani bir nevi anestezi uygulamadan ameliyat yapmak gibi bir şey! Biz dur diyemezsek bu noktadan dönme niyetleri yok. Artık nihai hedefleri biziz. Bu çok açık bir gerçek! Ancak ülkemizin bu duruma gelmesinde önemli derecede sorumluluğu bulunan bir iktidarın yine bu krizin üstesinden gelmesini beklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.
Muhtemelen duymuşsunuzdur. Geçtiğimiz günlerde Pentagon/ CIA görevlisi Michael Rubin “Türkiye kan gölüne dönecek” diye bir yazı kaleme aldı. Bu bir durum tespiti mi yoksa geleceğe dair bir plan mı sorusunu sormak bile abesle iştigal olur. Bu yazıyla Rubin ya Türkiye’nin Suriye ve Irak gibi bir ortama sürüklenmesi için bazı odaklara mesaj iletiyor, ya da yaptıkları planı ifşa ederek düğmeye basılması için zamanın geldiğini ilan ediyor. Elçilikleri, konsoloslukları günaşırı uyarılarla kendi vatandaşlarına şuraya gitmeyin, buradan uzak durun gibi tedirgin edici açıklamalar yapıyor. Uçan kuştan haberimiz var mesajı veriyorlar. Korku salmak istiyorlar. Bu bölgedeki bütün karışıklıkların arka planında Siyonizm’in güdümünde kendilerinin olduğunu saklamıyorlar. Şimdi bütün sinir uçlarımıza karşı taarruz başlattılar. Daha önce yazmıştık. 2004 AB İlerleme Raporu’nda “Kürtler ve Aleviler azınlıktır” denildiğinde herkes bunu insan hakları meselesi olarak tartışmaya başlamıştı. Oysa bu ifade BOP’un yol haritasında bir kilometre taşıydı. Bizi birbirimize düşman etmek için batılı laboratuvarlarda planlanmıştı. İşte maalesef şimdi bugünleri yaşıyoruz. Bu planları bozmak zorundayız. Gidilen yol çıkmaz sokak. Ne diyordu şair;
“Uyan ey gözlerim gafletten uyan”