18 Eylül’de İstanbul’da ailenin korunması adı altında LGBT karşıtı bir gösteri yapıldı.
Aile Bakanı, LGBT karşıtı gösteriyle ilgili olarak, “Temel insan haklarının korunmasından, nefret söylemlerinin yanlışlığından” söz etmiş. Bakan bu sözleriyle görevini yapıyor. Bize “iğrenç” gelen eylemler, yolunda olduğumuz “çağdaşlaşma/Batılılaşma”, AB hukukuna, kriterlerine göre normal/uygun. Biz iki yüz yıldır, bu çağdaşlaşma yolunda değil miyiz? Yüz yıl önce ilahi hukuku, ölçüleri, ilkeleri, resmen ülkemizden kovmadık mı? Her şeyimiz gibi ailemizin de değerleri AB aile kriterlerine uygun olması gerekiyor. Zaten Aile Bakanlığı’nın görevi de “ailenin korunması”(?!) adı altında bu uyumu sağlamak değil mi? Zaten ne kaldı ki? Bir adım sonra, Batı’daki gibi bizde de eşcinsel (erkeğin erkekle, kadının kadınla) resmen evlenmesi(?) normalleşebilecek.
Varsa, “iyiliklerin yayılması, kötülüklerin önlenmesi” görevi de iyice zorlaştırılıyor. LGBT sapkınlığına karşı söylemler; TCK. md.125 (hakaret), TCK. md. 216 (halkı kin ve düşmanlığa tahrik, aşağılama) mayınlarına çarpabilecek. LGBT için 09.10.2002’de koruma taahhüdü verildi. 08.04.2007’de öğrenci derneği kuruldu. 2007’de İstanbul ‘da 170 yataklı LGBT oteli açıldı. 29.11.2011 yılında 6251 sayılı yasa çıkarıldı.
05.04.2013’te sosyal medya platformlarında da yerlerini aldılar. 02.05.2013’te MEŞCİD (Müslüman Eşcinseller Derneği) kuruldu. 19.09.2014’te ETCEP (Eğitimle Toplumsal Cinsiyet Eşitliği), 28.06.2015’te LGBT Onur(?!) yürüyüşleri başladı. 23.10.2015’te dernek sayısı 22 oldu. Ülkemizde cinsiyet değişikliği masrafı 2 milyon civarında ve SGK güvencesindeymiş. Zina zaten suç değil. 6284 sayılı Kanun da aileyi korumuyor.
Islah adı altında ifsad yapılıyor. (Bakara/11-12) “Ekin ve nesil ifsad ediliyor.” (Bakara/205)
LGBT öyle bir sapıklık ki, geçmişte bir kavmin toptan helâkine sebep olmuş. Kalıntıları coğrafi olarak da ortada... Lut (A.S.) adıyla bilinen göl, ibret için ziyarete değer... Sıradan bir göl de değil. Deniz seviyesinden oldukça daha aşağıda; hayatiyet yok... Hâlbuki suda hayat var...
Böylece, Allah Teâlâ’nın haramlarını -AB uğruna- hak/helal kılarak, O’na (C.C.) meydan okumaya devam ediyoruz. Bana ne?! Dediğimizde gemimiz batar. Aynı gemideyiz. Bir garip haldeyiz ki, sapıkları lanetlerken, bu yolu/çığırı yasalarla hak ve özgürlükle açan siyasetçileri desteklemeye devam edebiliyoruz?! Böylece, saf değiştirmediğimizin farkında olamamak şaşkınlığındayız. STK temsilcilerimiz, cemaat önderlerimiz, tepkilerini, mitinglerde, medyada değil sadece, destekledikleri siyasi partilere göstermeleri gerekmez mi? Yasayı görmezden gel, sonra yasadan yararlanmak isteyenleri lanetle?! Bu, ikiyüzlü/aldatıcı politikalar ne zamana kadar?
“Haksızlık, zulüm karşısında susan şeytanlar olmak”, ürkütmüyor artık bizi. A.R. Demircan hoca uyardı: “LGBT yi hem yasalaştırıyor, hem de engelleyeceğiz diyorsunuz, kimi kandırıyorsunuz?” çıkışını yaparak, kendisine yakışanı yaptı.
LGBT sapkınlığından devlet de STK’lar da, hepimiz gücümüze göre sorumluyuz. “Milli” olmayan, materyalist eğitimle nereye?!
Kötülükleri eliyle önlemek devletin, diliyle önlemek ulemanın, kalbiyle buğz ise halkındır. Yoksa “dilsiz şeytanlık” söz konusudur.
Kötülükleri sadece hukukla, kolluk güçleriyle önlemek mümkün olmuyor. Ahlâka, inanca ihtiyaç var. Bu, eğitimle nesillere verilmezse adalet de güvenlik ve huzur da sağlanamaz.
Devlet; toplumun değerlerine uyumlu eğitim ve hukuku sağlamalıdır. Bunu yapmaz da Batılı değerleri, hukuku tercih ederse; bu, halka ait olduğu iddia edilen egemenliğin Batılılara devri anlamına gelir. O halde yöneticilerimiz halka karşı dürüst olmalı. Ya halkın iradesine saygılı olmalı, ya da halka açıkça “biz sizi yönetemiyoruz” diyebilseler... İşte durum ortada: Hukuk, AB hukukuna, eğitimimiz de Fulbright ile AB kriterlerine emanet değil mi?! Bu, zillet, kölelik değil mi? Bize yakışıyor mu? Bu yola gireli, zillette olduğumuzu artık anlamalı değil miyiz?
LGBT’ler, ateistler, teröristler bizim çocuklarımız; bu “besmelesiz” eğitim ve kazançlarımızın, bu “yabanî” düzenin ürünleri.
Hem onlara karşı görevlerimizi yapmıyor, hem de onları lanetliyor, suçluyoruz.
STK’lar hayırda birbirleriyle yarışırken, şerleri önlemede de dayanışma içinde olmalılar. Kötülüklerin önlenmesi, iyiliklerin yayılmasından önce ve önemlidir. Bu yapılmadığında işlenen kötülüklere/zulme ortak olurlar. Devlet de adaleti sağlamak sorumluluğundadır. Bunun için din, can, akıl, nesil/iffet/aile, mal, itibar vb. temel hak ve özgürlükleri/değerleri korumak sorumluluğundadır. Bunun yerine bozar/ifsad ederse, halkına zulmetmiş olur; işlenen kötülüklere de ortak olur. Hem de “çığır”, yol açan sorumluluğuyla... İşlenen fiillerden pay alır.
Bu düzenin sahipleri, din üzerinden çatışmalardan besleniyor. İslam karşıtlarını harekete geçiriyor, İslam’a sövdürüyorlar; dindar kitleleri de karşıt söylemlerle sömürüyorlar. Hâlbuki hem İslâm karşıtlığı, hem de bunun sömürülmesi, ikisi de bu düzeni besliyor...