Çoğunlukla farkında, daha doğrusu bilincinde olunmadan
belli bir inanca sahip olan bir kimsenin, o inancı bağlamından dolayı
kendiliğinden ahlaklı olduğu farz edilir. Anlaşılacağı üzere böyle bir kanıda
ya da yargıda, farkında olunmadan söz konusu kişi üzerinden, aslında onun
inancına bir atıfta bulunma vardır. Bir başka ifadeyle, söz konusu somut
kişilik üzerinde bir soyutlama yapılmak suretiyle, gerçekte onun sahip olduğu
inanca bakarak bir kanıda bulunulmakta ya da bir yargı kurulmaktadır. Görünüşte
o kişi hakkında değerlendirme yapılıyor gözükse de, , bir anlamda, zımnen, o
kişinin sahip olduğu inancının ahlaka ilişkin yönü aslında değerlendirme konusu
yapılmaktadır. Burada, ahlaki öğretinin dayandığı kaynak ile bu ahlaki
öğretinin davranışa ilişkin ölçüsünü davranışlarında tezahür ettirmekle yükümlü
ahlaki kişiliğin işlevlerini birbirine karıştırma sorunuyla karşı karşıyayız.
Herhangi bir inancın sahip olduğu ahlaki öğreti, elbette
o inancın insanın davranışlarını düzenleyip değerlendirmesi o inancın mahiyetini
anlamada önemli bir gösterge ve delildir. Ancak bu ahlaki öğreti soyut bir
dünyaya aittir ve somut bir gerçeklik görünüşü kazanabilmesi için, muhatap
olanın davranışlarında ve hayatında meydana getirdiği tezahürlere ve
değişmelere bakmak gereği vardır. Çünkü herhangi bir inanca sahip olduğunu
beyan eden kimse, iradesini iki tercihten biri yönünde kullanmıştır. İddia
ettiği inancı kabul etmesi, onun iradesinin o yönde olduğunu bildirir ve bu
bildirimle inancı karşısındaki tavrını belirgin hale getirmiştir. Bir başka
kimse çıkıp, o kimsenin inancına karşı tavrını aksi yönde ifade edebilir. Niçin
bu inancı kabul ettiğini, kural olarak sorgulayamaz. Elbette, o inanç hakkında
farklı değerlendirmelerde, yorumlarda bulunabilir, ama ortaya çıkan sonucu sorgulama
yetkisi olmamalıdır. Çünkü o kimse, o inanç karşısında, diğerinden farklı
olarak, iradesini kabul etmeme yönünde kullanmıştır. Bu durum Batı da,
özellikle uzun Ortaçağ, hatta Yeniçağın başlarına kadar, olumsuz bir yol
izlediği için inanç ve mezhep çatışma ve savaşlarına neden olmuş, büyük acılar
doğurmuştur. Sözgelimi Otuz Yıl Savaşları böyledir. Thomas More, John Locke
gibi İngiliz düşünürleri başta olmak üzere bu sorunu enine boyuna tartışarak,
bizde çok yanlış düzlemde kullanılan hoşgörü (tolerance) kavramlaştırması
temelinde, belli sınırlara çekilebilmiştir.
Aslında, özellikle siyasetçilerin, içeriğini tam olarak
özümleyemedikleri, hoşgörü kavramının somut ve gerçek bir anlama dayalı
uygulaması, Anadolu nun İslamlaşması ve Türkleşmesinde tezahür ettirildiği
söylenmelidir. Yapılan çeşitli savaşlar bu anlayışın kimi zamanlar bir
göstergesi olsa da, iktidar güdüsünden kaynaklandığını da hesaba katmak, daha
doğru değerlendirmeye götürür bizi.
Demek oluyor ki, bir inancın ahlak öğretisinin, o inanca
mensup kişi/ler tarafından davranışlarına ve hayatlarına yansıtmaları, onların
inançlarının sınanması alanı değil, o inancı davranışlarında ve hayatlarında
tezahür ettirip ettirmemeleriyle ilgili bir sorundur. Evet, kural olarak,
ahlak, insanın ahlakilik ya da ahlaklılık düzeyine yükselmesini içeren bir
sorun olarak ele alınmak durumundadır. Çünkü öncelikle ahlak belli bir bilgi
birikimini, bu birikimin davranış ve yaşayış sürecinde, ahlakiliğin
gerektirdiği belli bir bilinç düzeyine yükselebilmeyi öngörmektedir. Ahlak
kural ve buyruğunun içselleştirilmesi azim ve gayrete dayalı bir bilgi ve
bilinç yoluyla insanın kişiliğinde, davranışlarında ve hayatında etkiler ve
değişimler sağlayabildiği ölçüde, öngördüğü amacı gerçekleştirebilir, somut
değere dönüştürebilir. Bu açıdan, ahlak kuralının muhatabı insanın bizzat
kendisidir, ama onun ahlakiliğinin değerlendirilmesi ve bir yargı olarak ifade
edilmesi, kişinin dışındaki diğer kişilerin yetki alanına aittir.