Allah insanları birbirlerine karşı ünsiyet sahibi olarak yaratmıştır. İnsan, yaratılışındaki bu fıtratının gereği topluluk halinde yaşamak ister. Ve her insan kendi taleplerinin yaşadığı toplumsal ortamda karşılanmasını arzu eder. Bu taleplerin karşılanması, ancak topluluğun diğer fertlerinin bu taleplerin karşılanmasına onay vermesi ile sağlanır. Bu ancak birilerinin diğerleri üzerinde etkin olmasıyla mümkündür. Biz buna iktidar diyoruz. İktidarı bir yaşam biçimi olarak hayatın her alanında görmekteyiz. Aileden devlete her toplumsal kurumda iktidarın varlığı hissedilir. Çünkü her iradenin bir talebi vardır ve bu iradeler arasından taleplerini gerçekleştirebilme gücü iktidar kavramını ifade eder.

İktidarı diğerleri nezdinde onaylatan mekanizma meşruiyettir. Meşruiyetin sağlanması yönetici ile yönetilen arasındaki ilişkiyi sağlıklı kılar. Bu ilişkinin sağlıklı olabilmesi için, meşruiyetin temel kaynağının adalet olması gerekir. Çünkü adalet; fert, toplum ve devlet gerilimini uzlaştıran bir özelliğe sahiptir. İşte bu gerilimin uzlaştığı noktada meşruiyet ortaya çıkar.

Fakat günümüzün meşruiyet zemini farklılaşmıştır. Toplumsal yaşamın merkezine adalet yerleştirilmediği zaman, toplum içerisindeki güç dengelerini uzlaştırmak için farklı yöntemlere başvurmak zorunluluğu doğar. Batılılar bu sorunu güçler ayrılığı prensibi ile aşmaya çalışmıştır. Fakat güçler ayrılığının benimsenmiş olması meşru olacağı anlamına gelmez. Bunun için yasama, yürütme ve yargının kendilerine meşru zemin tesis etmesi gerekmiştir.

Yasama ve yürütme meşruiyetini ekseriyetten alarak bu sorunu aşmaya çalışmıştır. Meclis üyelerinin belirlenmesinde halkın ekseriyeti esas alınmaktadır. Böylece yasamanın meşruiyeti halkın çoğunluğunun desteği ile sağlanmış olur. Yürütme ise meşruiyetini parlamenter sistemde yasama üyelerinin güvenoyuyla yani meclis üyelerinin çoğunluğuyla, başkanlık sisteminde ise yine halkın çoğunluğuyla sağlamaktadır.

Yargı temelde meşruiyetini adaletten alması gereken bir özelliğe sahiptir. Fakat günümüz yargı sisteminde bunun gerçekleştiğini kimse iddia edemez. Çünkü günümüz hukuk sistemi aklın inşa ettiği bir sistemdir ve temeldeki arayışı adâlet değil, devletin bekası ya da çıkarların karşılıklı muhafazasıdır. Yani mevcut hukukun merkezinde adâlet değil, hukuku inşa eden etkin ideolojik örgüsü vardır.

Sosyalist bir devlet yapılanmasında mutlak eşitlik üzerinden bir adaletsizlik devletin hukuk sistemini belirleyebilmektedir. Aynı şekilde kapitalist bir devlet yapılanmasında ise çıkar ve rekabete dayalı sınıfsal bir toplumsal yapının hukuk eliyle inşa edilmesi ve korunması adaletsiz bir hukukî yapılanmanın göstergesidir. O zaman şunu diyebiliriz ki modern devlet yapılanmasında yargının kaynağı adâlet değil, kanunlardır. Güç ve menfaatin esas alındığı bir uygarlık anlayışında, kanunların adaleti bulma gibi bir gayretinin olamayacağı görünen bir gerçektir. Çünkü esas olan, ulus devleti belirleyen fikirsel arka planın hayatın bütününe hâkim olmasıdır.

Günümüzde tesis edilmesi gereken adalet talep edilir duruma gelmiştir. İnsanlığın saadet bulması ancak âdil bir nizamla mümkündür. O yüzden adâleti ihtiyarî olarak değil, insanlığın mecburi müştereği olarak değerlendirmeliyiz. Adâlet siyasî erkin lütfedeceği bir kavram değildir. Siyasî iradenin uzun soluklu varlığı, ancak adâletin tesis edilmesi ile mümkündür.