Sayın Cumhurbaşkanı’nın özellikle referandum öncesinde yaptığı konuşmalarda ısrarla üzerinde durduğu bir konuya dikkat çekeceğim bugün. Getirilen yeni sistemde devlet idaresinde büyük önem arz eden şu üç temel unsurun altını çiziyordu sık sık Erdoğan: Adalet, istişare ve liyakat...

Hepimizin hakkında az çok fikir sahibi olduğu bu kavramları özetle izah edelim öncelikle. “Adalet”, kısaca hakka, hukuka riayet etme; “istişare”, ehline danışma veya meşveret/ortak akıl yürütme; “liyakat” ise bir işe layık olma, onda yeterli kabiliyete sahip olma şeklinde açıklanabilir.

Tarihimize baktığımızda gerek dini gerekse sosyal ve idari hayatımızda bu kavramların büyük bir hassasiyetle değerlendirildiği görülmektedir. Hz. Peygamber (asm) hayatı boyunca Müslüman-gayrimüslim ayrımı yapmaksızın adaletle hükmetmiştir. Hadislerde adil ve başarılı devlet reislerinin cennet ehli oldukları rivayet edilmiş, zalim idarecilere adaleti söylemek en faziletli cihat olarak kabul edilmiştir.

İkinci kavram olan istişare Efendimize (asm), istişarenin ehemmiyetine binaen “Şûra” ismi verilen surenin 38. ayeti ile Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde Allah (cc) tarafından buyrulmuştur. O da risâleti boyunca hakkında vahiy nazil olmayan konuları ashabına danışarak çözme yoluna gitmiştir. Kısaca istişare de adalet gibi siyasi, idari ve sosyal hayatımızı idame ettirmede başvurulması zaruri temel düsturlar arasındadır.

Ehliyet/liyakat, yani emanetin/işin ehline/liyakat sahibi olana verilmesi hususu da Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bahse konu mühim bir kaidedir. Liyakat ayrıca önceki iki kavramın bir nev’i neticesi olarak da kabul edilebilir. Buna göre; önce istişareyle doğru fikir tespit edilir, hâsıl olan müktesebat çerçevesinde adaletle hükmedilir, neticede tabiatıyla emanet layık olana teslim edilir.

Görüldüğü gibi alemşümul niteliğe sahip bu üç düsturun yalnızca Cumhurbaşkanlığı sisteminin değil, fıtratın gereği herhangi bir demokratik yönetim sisteminin temel taşlarını teşkil etmesi beklenir. Ne var ki günümüzde bu düsturların tamamen araçsallaştığı, hamasi nutukların vazgeçilmez süsleme elemanı olmaktan öteye geçemediği gözleniyor. İdarenin bu meselede kavil ve fiilde tezat içerisinde olması da insanda ister istemez hüzünlü bir gülümsemeye neden oluyor. Zira özellikle ülke bürokrasisinde üst düzey yönetici tayinlerinden memur atamalarına değin ‘“adalet” ve “liyakatlin pek de öncelik bulmadığı daha ziyade güçlü referansların(!) etkili olduğu, “adamı” olanın işini yürüttüğü yurdum ortamında kimi kimsesi olmayan garibanlar ağızlarıyla kuş tutsalar nafile. Devleti yönetenlerin bu kritik problemi çözmek gibi bir niyetlerinin olmadığı da aşikâr. Ülkemizde her dönemde var olmakla birlikte özellikle son on yıldan bu yana tırmanarak zirveye ulaşmış bir nepotizm ve torpil düzeni hâkim.

Evet, maalesef ülkemizde işler ehline verilmiyor, makamlar siyasetçilerin yakın çevresindeki insanlara pay ediliyor. İktidar partisinin farklı kademelerinde vazife üstlenmiş liyakatsiz, tecrübesiz kimseler devletin önemli pozisyonlarına, üstelik oralarda yıllarca görev yapmış tecrübeli memurların üst amiri olarak tayin edilebiliyor. Sonra ehil olmayan bu bürokrat yöneticiler işi bilmedikleri gibi hadlerini de bilmiyor ve yetersizliklerini maiyetindekilere her türlü zorbalığı yaparak örtme çabasına girebiliyor. Velhasıl tam da bu durum için söylenmiş “bilen yapar, bilmeyen yönetir” anlayışı kurumlarımızın kalitesini düşürmeye devam ediyor.

Birkaç farklı örnekle meseleyi somutlaştıralım. Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) imtihanları farklı memuriyet kollarında her geçen gün mülakatlarla esnetilmeye başladı. Birçok kurum artık memur alımında bu sınavları baz almıyor. Öte yandan şube müdürü atamalarında baraj puanının düşürülmesi yetmezmiş gibi bir de mülakat sınavı (!) getirildi. Bunlar yapılırken de FETÖ tehlikesi gerekçe olarak ileri sürülebiliyor ve güya “devlete sadakatli” kişilerin seçilmesine özen gösteriliyor. Oysaki tüm bu haksız uygulamaların özellikle sınavlarda yeterli puan alamayan iktidar yanlılarını kamuya yerleştirmeyi kolaylamaya yönelik olduğu ve FETÖ’nün esasen en yoğun biçimde bu tür sübjektif uygulamalarla kamuya yerleştiği herkesin malumu.

Tüm bu uygulamalar aslında biraz da, mevzubahsimiz olan adalet, istişare ve liyakat ilkelerine son zamanlarda eklemlenen ‘‘sadakat” kavramından kaynaklanıyor. Sadakat Hz. Ebu Bekir’de (ra) tecessüm etmiş güzel bir haslettir. Siyasette lidere sadakat anlaşılabilir bir durumdur; lâkin ondan kasıt esasen lider üzerinden davaya olan sadakattir. Bürokraside ise asıl kastedilen devlete olan sadakattir; yani devletin anayasa ve yasalarına; kişilere değil... Bu nedenle idarecilerin sadakatten anladıkları devletin kurallarından ziyade kendilerine sadık kalacak, gerektiğinde vicdana ve hatta hukuka muhalif uygulamalara göz yumabilecek, sorgulama cesaret ve kabiliyetinden yoksun vasat seviyedeki bireylerden müteşekkil bir yönetici teşkilatı kurmak olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, seçilmiş bir yönetimin devleti başarıyla idare etmesi ve ülkeyi kalkındırmasının olmazsa olmazı adaletli bir sistem ve istişareye değer bilgi ve tecrübeye sahip liyakatli bir bürokrasidir. Bu noktada Sayın Cumhurbaşkanının devlet idaresinde adalet, istişare ve liyakat ilkelerinden söz etmesi son derece haklı ve yerinde bir durumdur. Lâkin bu ilkeleri tatbik edebilmek ancak ve ancak onların bilincine sahip, şuurlu ve alanında iyi yetişmiş kadroların tercih edilmesiyle mümkündür.