Bir Kurban Bayramı’nı daha geride bıraktık. Kimileri içinden derin bir ah çekip "Bayram benim neyime?" diyerek geçim derdiyle baş başa kaldı; kimileri ise "Bayram bayramdır, tadını çıkaralım" diyerek teselli aradı. Ancak ne acıdır ki, bayram günlerinde bile ülkenin asıl gerçeğini, yani yoksulluğu ve yoksulun derdini layığıyla konuşmaya fırsat bulamadık.
Çünkü Türkiye, her zaman olduğu gibi yine suni gündemlerle meşgul edildi. Ana muhalefet partisinin kendi içindeki bitmek bilmeyen kavgaları, kurultay hesapları ve koltuk çekişmeleri ekranları öyle bir kapladı ki, halkın boş tenceresine sıra gelmedi. Normal şartlarda, bir partinin iç anlaşmazlıkları için "kendi iç meseleleridir" deyip geçebilirdik. Fakat durum maalesef öyle değil. Muhalefetin bu savruk ve kavgacı görüntüsü dönüp dolaşıp ekonomiyi vuruyor, asıl konuşulması gereken yapısal sorunları gölgeliyor ve suni bir gündem oluşturarak gerçeği görmemize engel oluyor.
Peki, bu durum en çok kimin işine geliyor? Elbette iktidarın. Ülkenin dağ gibi büyüyen ekonomik buhranı, çarşı pazarın ateşi konuşulmasın diye, muhalefetin bu kayıkçı kavgaları iktidar için bulunmaz bir nimet haline dönüşüyor.
İç politikada manzara buyken, geleneksel partiler arası bayramlaşmalar her şeye rağmen bütün hızıyla devam etti. Siyasetin bu asgari nezaket zeminini koruması olumlu ve müsbet bir gelişme olarak görülebilir, itirazımız yok.
Lakin diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu gibi cihanşümul bir devletin vârisi olan bu ülkenin vatandaşları olarak, başımızı kaldırıp dış politikaya baktığımızda sormadan edemiyoruz: Milli duruş ve şahsiyetli dış politika bu tablonun neresinde zuhur ediyor?
Bugünlerde Ankara’da hummalı, hatta abartılı bir çalışma var. Yaklaşan NATO Zirvesi için adeta seferberlik ilan edilmiş durumda. "Trump’ı nasıl ağırlayacağız, nasıl karşılayacağız, onun için ne gibi önlemler alacağız?" Sırf bu ağırlama uğruna özel havaalanları, özel otoyollar tahsis ediliyor; bu ülkede yaşayan, vergisini veren vatandaşların en temel ulaşım ve erişim hakları günlerce sınırlandırılıyor.
Bu aşırı "Trumpçılık" ve diplomatik bağımlılık, daha dün yaşanan trajikomik bir siyasi hafızayı da tetikliyor. Hatırlarsınız, iktidarın küçük ortağı, iktidar liderine hitaben "Türkiye'nin sana ihtiyacı var" diye seslenmişti. O günlerde haklı olarak sormuştuk: "Eğer koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası tek bir adama bağlıysa, siz bunca yıldır ne yapmaktasınız, size ne gerek var?"
Şimdi bu zincire yeni bir halka eklendi. Türkiye’nin iktidar lideri de kalktı, Trump için "Dünyanın sana ihtiyacı var" sözünü sarf etti. Bu diplomatik teslimiyet karşısında insan sormadan edemiyor: Hani dünya 5’ten büyüktü?
Eğer dünyanın kaderi tek bir ABD Başkanı’nın iki dudağı arasına bırakılıyorsa, demek ki sizin mantığınıza göre Trump dünyadan da büyükmüş!
Büyük bir imparatorluğun vârisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne böyle bir dış politika asgari nezaketi aşan, bağımlılık kokan bir yaklaşım asla yakışmamaktadır. Dışarıda "dünya lideri" ağırlama kompleksiyle yollar kapatılırken, içeride halkın ekonomik gerçekliği değişmiyor: Sokak yine yoksul, vatandaş yine çaresiz.
Artık öyle bir noktaya geldik ki; geçim savaşı veren emekliler, açlık sınırının altında ezilen asgari ücretliler, dar gelirliler ve sesini duyuramayan engelliler bu ülkede konuşulmaz hale geldi. Mevcut iktidarın bu sorunları ne çözecek mecali kalmıştır ne de ortaya koyabileceği bir projesi veya çözüm önerisi vardır. Tıkanan bu durumu tersine çevirecek, yeni bir zihniyetin iktidara gelmesi artık kaçınılmazdır. Ne iktidarın ne de ana muhalefetin bu ülkenin sorunlarının üstesinden gelebileceğine artık kimse inanmamaktadır.
Çare; statükonun dayattığı bu iki kutuplu kısır döngüyü yıkmak, yeni bir yol açmak ve güçlü bir üçüncü alternatifi ortaya koymaktır. Bu ülkenin kurtuluşu, mayasında şefkat, adalet ve yerlilik olan Adil Düzen ve Millî Görüş zihniyetiyle mümkündür. Paylaşımda adaleti, ranta değil üretime dayalı ekonomiyi ve önce ahlak ile maneviyatı merkeze alan bu köklü anlayış, ülkeyi içine düştüğü bu buhrandan çıkaracak tek reçetedir.
Vesselam...