Son birkaç günden beri AB’ye karşı Şanghay İşbirliği Örgütü’nü tekrar konuşmaya başladık. Elli küsur yıldan beri AB kapısında bekletilmenin Türkiye için artık kabul edilemez olduğunu daha yüksek sesle ifade etmeye başladık. 28 üyeli AB’ye sonradan dâhil olanların çoğunluğu eski Varşova Paktı üyeleri. Onların birlik üyesi olup Türkiye’nin kabul edilmeyişinin, aslında herkesçe bilinen gerekçeleri var. Ancak kimse bunu ifade edip “komplocu” olmak istemiyor. Şanghay İşbirliği Örgütü ise Nisan 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından kurulmuş bir organizasyon. Kendilerini ilk önce Şanghay Beşlisi olarak adlandırmışlardı. 2001 yılında Özbekistan’ın da katılımıyla 6 üyeli bir yapı oldular ve adlarını Şanghay İşbirliği Örgütü olarak değiştirdiler. Türkiye’nin bu örgüt ile olan ilişkisi şu an için sadece “Diyalog Ortaklığı”dır. Hindistan, İran, Pakistan, Moğolistan ve Afganistan gibi ülkeler ise gözlemci olarak bulunuyorlar.
Türkiye son tartışmalarla ŞİÖ’yü AB’ye alternatif gibi sunsa da, acaba bunu AB’ye karşı koz olarak kullanıp, üyelik sürecini hızlandırmayı mı hedefliyor, emin değilim. Çünkü AB’ye verilecek en önemli mesaj AB Bakanlığı’nı kaldırmaktır. Bunu yapmadan AB’ye yapılan salvolar ne denli etkili olur bilemiyorum. İki tane dışişleri bakanımız var. Her ikisi de AB’yi kendi gündemlerinin merkezine almış durumdalar.
ŞİÖ’ye tekrar gelirsek; kurucu iradeye sahip Rusya ve Çin BM Güvenlik Konseyi Daimi üyesi iki ülke. Dolayısı ile mevcut BM sistemine alternatif üretecek durumda değiller. Halk arasındaki deyimle tuzları kuru. ŞİÖ’deki diğer üyeler Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’ın Rusya ile olan bağımlılık ilişkileri ortada. Putin Ağustos 2007 Bişkek Zirvesi’nde, “Tek kutuplu dünya kabul edilemez.” demiş ve birliğin varoluş sebebini ortaya koymuştu. Bütün bunlar örgütün Çin ve Rusya tarafından şekillendirildiğini ve hedefin yeni bir güç merkezi oluşturma niyeti olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Türkiye bu birlik ile ilişkilerini geliştirdiğinde, içinde bulunduğu krizi aşabilir mi? Kısa vadede evet, ancak uzun vadede şimdi AB ile yaşadığı sorunları farklı versiyonlarıyla orada da yaşayabilir. Rusya’nın Ermenistan, İran ve Suriye ile olan yakın işbirliği stratejisi, bütün sınırlarımızda Rusya ile komşu olmak gibi bir sonucu beraberinde getirdi. Bu durumda aynen ABD’nin kuşatma harekâtı gibi bölgesel ve küresel güç olma irademize set vurmak gibi bir sonuçla karşı karşıya kaldık. Çünkü irademiz dışında şekillenen her ortaklık, aynı şimdi Batı dünyası ile olan ilişkilerde olduğu gibi, bu sefer doğunun vesayeti altına girilmesi anlamını taşır. Oysa her ikisi de Türkiye için tek doğrular olarak kabul edilemez.
Turgut Özal’ın öncülüğünde şekillenen, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı 1992 yılında ilk kurulduğunda aslında doğru bir adım atılmıştı. Sovyet Rusya sonrası boşluğa düşen eski “Demir Perde” ülkelerine farklı bir alternatif sunulmuştu. Önemli bir adımdı ama yine Batılı dostlarımızın(!) girişimleriyle sulandırılmıştı.
Bir diğer önemli girişim ise D-8’dir. 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın çok doğru bir diplomatik açılım olarak ortaya koyduğu bu örgüt, Türkiye’nin kurucu iradesi ile hayat bulmuştur. Türkiye’nin yapması gereken kurucu iradesine sahip olduğu bu tür oluşumları canlandırmaktır. Bunun dışındakiler hiçbir zaman beklenen faydayı sağlamayacaktır. D-8 mutlaka aktif hale getirilmelidir. Eski TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner dahi, D-8’nin ne anlama geldiğini, nasıl bir organizasyon olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. 4 Ekim 2011 tarihinde İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “D-8 2. Sanayi Bakanları ve 6. Sanayi İşbirliği Çalışma Grubu” toplantısında Boyner, “…D-8’in önemli bir başka özelliği, acil ortaya çıkan bir ihtiyaca dayalı olarak değil, uzun vadeli bir vizyonun sonucu olması. Diğer ayırt edici özelliği ise, üye ülkelerin fiziksel konumları itibarıyla da anlaşılacağı üzere, bölgesel işbirliğine değil, küresel işbirliğine odaklanmış bulunmasıdır.” demişti.
Sonuç itibari ile ne AB ne de Şanghay İşbirliği Örgütü Türkiye için nihai çıkış yolları değildir. Her ikisiyle de işbirliği olanaklarını sonuna kadar kullanabilen bir dış politik iradeye ihtiyaç var, doğru. Ancak, Türkiye, tarihi dokusunu özümsemiş, herkesle diyaloga açık, dayatmaları reddeden, kendi doğruları ile azami düzeyde hareket etmeyi kendisine ilke edinmiş bir siyaset stratejisi ortaya koyamadığı müddetçe, sonuç değişmeyecek ve mutlaka bir şemsiye tercihi yapmak durumunda kalacaktır.