Zaman her şeyi; insanı, mekânı, eşyayı, değerleri ve değer dünyalarını aşındırıyor. Bu aşınmadan en çok payını insan alıyor çünkü insan bu aşınmanın bir parçası olduğu gibi etkeni de oluyor. Gençlik ise o büyük heyecanı, coşkusu ve tahrip gücü yüksek egosu ile değerleri bir bir tarumar ederken bir yandan da zamanın karşısında tarumar oluyor. Gençliğinin hiç gitmeyeceği hep aynı yerde kalacağı gibi bir zehaba kapılıyor. Ancak içinde yaşadığımız çağ, bugünden yarına en hızlı değişen ve değer dünyasının en hızlı evrildiği ve de kendinden önceki her şeyi eksilttiği gibi değerleri de aynı hızla değiştirdiğini acı bir şekilde ürünleri ile ortaya koyuyor.
Özellikle fenomen algısı gerçek manada zamanın kurdudur. Hem büyülü bir popülarite hem de büyük bir aldatmacadan ibarettir. İnsanı olmadığı bir şeye, olmasının da bir kısa zaman dilimi sadece az bir hazza tekabül ettiği bu göstergeler çağında insanın büyük kırılmalarının en büyük parçasını oluşturuyor. Ellerinde sanki klavyeler, joistiklerle doğmuş bir neslin belki de insandan yana bir kurt araması beyhude bir arayıştır. Çünkü ne batılıların “insan, insanın kurdudur” sözü, ne de bizim “insan, insan da şifa bulur” yaklaşımımız bir klavyenin etkisine ulaşabilmiş değil. Bu bakımdan fark edilmek için olmadık hallere bürünülen mecralar bunun birçok acı örneğini gözler önüne seriyor.
Belki de en büyük talihsizliğimiz insandan çok makinelerin ve sanal dünyanın hayatımızda söz sahibi oluşudur. Ne anne, babalar ne de büyükler bu kadar etkili ve söz sahibi değil. Hattı zatında toplumsal yapılar bile en büyük tahribatı buralarda yaşıyor. Değer dünyaları buralarda erozyona uğruyor. Bir sürü vehim bir sürü enformasyon, bir sürü ön yargı ve kutuplaşmalar buralarda palazlanıyor ve kök salıyor. Haliyle insanın dokunamadığı ancak insana büyük dokunulan ve onu temelden sarsan bir alana dönüşüyor. İdeolojilerin, inançların ve bütün kadim kurumların bile direnemeyip yavaş yavaş teslim oldukları bu alan belki de insanın iradesini alarak en büyük yıkımı gerçekleştiriyor.
Bunları zaman zaman konuşuyoruz. Zaman zaman bu yıkıcı etkilerini üzüntü ile ifade ediyoruz ama bir şekilde cazibesine kapılmaktan kendimizi alamıyoruz. İşte bütün bunları tekrar sayıp dökmeme neden olan şey yanı başımızda duran kıymetlerin farkında olmayışımızı bir kez daha üzüntü ile müşahede etmemden kaynaklanıyor. Allah rahmet etsin Abdurrahim Karakoç’a. Her defasında arkama dönüp bakıyorum da bir ikincisi yok. Hayat merdivenleri her aşındırdığımda bir dizesi, bir taşlaması gelip duruyor karşımda. Sonra dönüp dönüp bakıyorum kendine has, yerli ve özgün bir dil oluşturmuş. İçinde bulunduğu ve şairleri bol bir çağda kendini inşa etmiş.
Bu duygu hep kıymetleri kaybettikten sonra ah vah etmenin bir anlamı olmadığını gösteriyor. Keşke dememek için her anı değerlendirmek gerekiyor. Ancak mazeretimiz var, hep bir zaman sıkıntımız var. Ki koşmamıza rağmen bir türlü yetişemediğimiz kocaman yalan bir dünyamız var. Belki de en çok gazetenin Ankara bürodaki koca çınarı, serinlik veren, milli Görüş’ün çınarlarından Abdulkadir abiyi her görüşümde bu duygum daha çok pekişiyor. Yanında büyük bir değer olmasına rağmen bihaber yaşayıp gitmek, işte üzücü olanda bu. Yazılmamış birçok tarihi anın şahidi, her zaman geçişinin içinde adeta bir köprü ve de her şey değişirken bunlara en yakın mesafeden tanıklık eden büyük bir değer. Abdulkadir abi ve onun kuşağından olanların büyük bir hazine olduğunu unutmamak ve her gün görmenin körlüğünden sıyrılmak adına önce kendime sonra siz dostlara sesleniyorum; yanı başımızdaki bereketten zenginlikten yüz çevirmeyelim. O ulu gövdeleri ile o koca çınarlara yaklaşalım belki kulağımızda kalacak bir çift küpe hayatımızın rotasını değiştirir. N’olur büyüklerin dizinin dibini boş bırakmayalım, belki zamanın tahribatına karşı, algı mekanizmalarına karşı onlar bize set olur. Bütün büyüklerin ellerinden hürmetle öperim. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMi
“kendi yeniden başlatmamı başlattım, bir şeye benzemedi
çok cehennem, üç saray, yedikule ve can yayınları berbat ciltler
bir hemşirenin adının cecile olması çok acıklı,
başka bir arzunuz var mı dememeli garsonlar
böyle şeylerden çok etkileniyorum, belgeseller çok acıklı”
(Osman Konuk/Melankoli 2012)
NOT: Remzi Çetinkaya bize diyor ki “Çay taze hayat yeni” ve Cahit Berkay söylüyor “O dava eskidendi.” Eser Gedik ise Etnik Band’dan “Gel Gör Beni” isimli eseri dinleyelim diyor. İki farklı iklim, iki farklı icra ve halden hale geçiş, sınırlar arasında biraz ironi, biraz hale yolculuk.
Bize kadar
1- Büyükleri ihmal etmeyelim, özellikle gidelim dinleyelim hem gönüllerini hoş edelim hem de demlenelim.
2- Allah büyük, “ne gam baki ne dem baki” unutmayalım. Bugüne bakıp enseyi karartmak, umudu üzmek sadece şartlara teslim olmaya götürür. Ötelenme korkusuna kapılıp şartlara teslim olmayalım.
3- Tebessümden, selamdan vazgeçmeyelim. İyi bir dinleyici olalım, en uzaktakinden en yakındakine herkesi titizlikle dinleyelim ancak hiç kimseye hayranlıkla teslim olmayalım.
4- Bu hafta PanaitIstrati’nin “Sokak Kızı” isimli eserini okuyalım. Arada dinlenmek gerekir. Bu hafta böyle olsun.
DAĞARCIK
Modern insan kendisini hakikat seviyesine yükseltmeye çalışacağı yerde, hakikati kendi seviyesine indirmek istemektedir. (Rene Guennon’dan tadımlık)
TEKKE
Belki uzak bir günde, büsbütün başka insanlar olarak tekrar karşılaşırız ve belki gülüşerek birbirimize ellerimizi uzatırız.” (Sabahattin Ali’den tadımlık)
Bir lahza
“Hayatınızdaki bir düşmanı lanet olarak düşünmeyin. Bu bir lütuf da olabilir. Akıllı bir adamın düşmanından öğrenecekleri akılsız dostundan öğreneceklerinden daha fazladır.” (Rush/ 2013’den)