Bir toplumun neşesini kaybetmesi, çoğu zaman fark edilmeyen en büyük felaketlerden biridir. Çünkü yoksulluğun istatistikleri tutulur, savaşların tarihi yazılır, depremlerin büyüklüğü ölçülür; ama bir ülkenin kahkahasının hangi gün eksildiğini hiçbir kurum kaydetmez. Oysa medeniyetlerin çöküşü bazen orduların yenilgisinden önce insanların birlikte gülememesiyle başlar.

Neşe, sadece bireysel bir duygu değildir; toplumsal bir olaydır. İnsan tek başına mutlu olabilir, fakat neşe çoğu zaman başkalarının varlığını gerektirir. Bir sofrada çoğalır, bir düğünde yankılanır, bir meydanda şarkıya dönüşür, bir çocuğun oyununda görünür. Kahkaha, en eski toplumsal dillerden biridir. Bugün ise neşe de özelleşti.

Eskiden insanlar aynı hikâyeye gülerdi. Aynı meddahı dinler, aynı Karagöz perdesinde buluşur, aynı düğünde oynar, aynı mahallenin çocuklarıyla aynı oyunu kurardı. Kahkaha, ortak bir hafızanın sesiydi. Bugün ise herkes cebindeki ekranın içine çekilmiş durumda. Aynı odada oturan insanlar artık aynı şeye gülmüyor. Herkes algoritmanın kendisi için hazırladığı küçük evrende, kimsenin bilmediği videolara, editlere, kısa görüntülere sessizce tebessüm ediyor. Kahkaha ortak mekânlardan çekildi; kulaklıkların içine sığındı. Belki de tarihte ilk kez neşe bu kadar bireyselleşti.

Bu yüzden artık "toplumun mizahı"ndan değil, "kişisel eğlence akışları"ndan söz ediyoruz. Bir zamanlar aynı fıkrayla birbirini bulan insanlar, bugün aynı masada otururken bambaşka dijital evrenlerde dolaşıyor. Birinin güldüğüne diğeri tanık olmuyor. Gülüş, paylaşılmayan bir refleks hâline geliyor.

Oysa Aristoteles'in, "İnsan politik bir hayvandır" sözü, yalnızca devlet kurma yeteneğini değil, birlikte yaşama biçimini de anlatır. Birlikte yaşamanın en eski işaretlerinden biri de birlikte gülmektir. Çünkü kahkaha, güven ister. İnsan ancak kendini emniyette hissettiği yerde içten gülebilir. Sürekli kaygı içinde yaşayan toplumların yüz kasları bile değişir.

Bugünün insanı, sürekli tetikte yaşamaktadır. Ekonomik belirsizlik, siyasal gerilim, gelecek korkusu, bitmeyen krizler ve dijital dünyanın hiç durmayan bilgi bombardımanı, zihni sürekli alarm hâlinde tutuyor. Alarm durumundaki bir beden hayatta kalmayı düşünür; neşelenmeyi değil. Bundan daha derin bir değişim ise zamanın kendisinde yaşandı.

Neşe eskiden beklemeyi severdi. Bayramı beklerdi. Harmanı beklerdi. Düğünü beklerdi. Uzaktan gelen misafiri beklerdi. Bekleyiş, sevincin bir parçasıydı. Şimdi ise her şey anlık. Birkaç saniyelik videolar, birkaç saniyelik kahkahalar, birkaç saniye sonra unutulan görüntüler... Sürekli tüketilen küçük hazlar, büyük sevinçlerin yerini aldı. Belki de eğlence arttıkça neşe azaldı. Çünkü eğlence tüketilebilir; neşe ise ancak paylaşılabilir.

Tarih bize gösteriyor ki toplumların neşesini en çok tüketen şeylerden biri, uzun süren savaşlar, salgınlar ve baskı dönemleridir. Savaş yalnızca şehirleri yıkmaz; insanların birbirine duyduğu güveni de harap eder. Salgınlar yalnızca bedenleri değil, teması, yakınlığı ve ortak hayatı zayıflatır. Daha derin olanı ise baskıcı yönetimlerin görünmez etkisidir. Düşünmenin, konuşmanın ve itiraz etmenin giderek risk hâline geldiği toplumlarda insanlar önce seslerini alçaltır, sonra kelimelerini seçmeye başlar, en sonunda ise susmayı öğrenir. Oysa kahkaha da özgürlük ister. İnsan, her sözünün denetlendiğini hissettiği bir yerde içten gülemez. Mizahın gerilediği, eleştirinin cezalandırıldığı, farklı fikirlerin tehdit olarak görüldüğü dönemlerde neşe de kamusal alandan çekilir. Çünkü neşe yalnızca güvenin değil, özgürlüğün de çocuğudur. Baskının hâkim olduğu toplumlarda yüzlerde kalan şey kahkaha değil, temkinli bir tebessümdür; o da çoğu zaman yanlış anlaşılma korkusuyla yarım kalır.

Bugün herkes kendi küçük dijital tiyatrosunun tek seyircisi ve tek oyuncusu hâline geldi. Belki de modern insanın trajedisi burada başlıyor. Artık seyircisi olduğumuz tek hayat kendi ekranımız. Mihail Bahtin, Orta Çağ karnavallarını anlatırken, insanların birkaç günlüğüne bütün hiyerarşileri askıya aldığını söyler. Kral ile köylü aynı meydanda güler, hayatın ağırlığı geçici de olsa hafiflerdi. Karnaval, sadece eğlence değil, toplumsal bir nefes alma biçimiydi. Bugün ise meydanlar boşalırken ekranlar doluyor. Kalabalıkların yerini takipçi sayıları aldı. Birlikte gülmenin yerini aynı içeriği farklı zamanlarda tüketmek aldı. Modern şehir de bu sessizliğin mimarlarından biridir.

Apartmanlar yükseldi; avlular kayboldu. Komşular birbirinin sesini değil, sadece duvardan gelen gürültüyü tanıyor. Çocukların oyunu site kurallarıyla sınırlandırıldı. Sokak, spontane karşılaşmaların mekânı olmaktan çıktı. Oysa neşe, planlanamaz; karşılaşmalardan doğar. Belki de bu yüzden çocuklar artık eskisi kadar yüksek sesle gülmüyor. Çünkü neşenin coğrafyası daraldı.

Bir başka sessizlik de dilde yaşanıyor. Eskiden insanlar birbirine hikâyeler anlatırdı. Aynı masal kuşaktan kuşağa aktarılır, aynı türkü farklı ağızlarda yeniden söylenirdi. Bugün ise anlatılar yerini sonsuz içerik akışına bıraktı. Hikâyeler bizi birbirimize bağlarken içerikler bizi birbirimizden ayırıyor. Herkes farklı bir akışın içinde sürükleniyor; ortak hafıza parçalanıyor. Belki de bu yüzden artık aynı şeye üzülmediğimiz gibi aynı şeye gülemiyoruz. Oysa birlikte gülmek, aynı dünyayı paylaştığımızın sessiz ilanıdır.

Toplumlar yalnızca hukukla, ekonomiyle ya da siyasetle ayakta kalmaz. Ortak ritüellerle, ortak şarkılarla, ortak yaslarla ve ortak kahkahalarla da ayakta kalırlar. Bunlardan biri eksildiğinde diğerleri de yavaş yavaş çözülmeye başlar. Çünkü medeniyet, yalnızca taş binalar inşa etmek değildir; aynı zamanda ortak duygular inşa etmektir.

Bugün belki de en büyük yoksulluğumuz, gelir dağılımındaki adaletsizlikten önce duygu dağılımındaki parçalanmadır. Hepimiz eğleniyoruz ama birlikte sevinemiyoruz. Hepimiz gülüyoruz ama birbirimizin kahkahasını duymuyoruz. Herkes kendi ekranında küçük bir mutluluk provası yapıyor; fakat o provalar hiçbir zaman ortak bir hayata dönüşmüyor. Yarın bizi bekleyen asıl tehlike de budur.

Neşesini kaybeden toplumlar önce birbirini dinlemeyi bırakır. Sonra birbirine güvenmeyi. En sonunda da birlikte hayal kurmayı. Çünkü ortak gelecek tasavvuru ile ortak kahkaha arasında görünmez bir bağ vardır. Belki bu yüzden geleceğin en önemli meselesi yalnızca ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme ya da siyasal reformlar olmayacaktır. Belki asıl soru şudur: Bir toplum yeniden birlikte gülebilir mi? Çünkü bir gün insanlar telefonlarını masaya bırakıp yeniden aynı hikâyeye gülebildiklerinde, belki de yalnızca kahkahaları değil, kaybettikleri medeniyeti de geri kazanmaya başlayacaklardır.

Hoşça bakın zatınıza…