Uluslararası siyasette bazı zirveler vardır; alınan kararlarla değil, hangi korkuların masaya taşındığıyla tarihe geçer. NATO'nun Ankara Zirvesi de böyle okunmalıdır. Çünkü bugün tartışılan mesele yalnızca yeni savunma planları, caydırıcılık paketleri ya da savunma sanayii iş birlikleri değildir. Asıl tartışılan, Soğuk Savaş sonrasında defalarca değişen uluslararası düzenin artık hangi eksen üzerinde yeniden kurulacağıdır.
Bugün birçok analiz NATO'yu yalnızca Rusya-Ukrayna Savaşı, savunma harcamaları veya Avrupa'nın güvenlik kaygıları üzerinden okumaya çalışıyor. Oysa NATO'nun tarihsel işlevi hiçbir zaman yalnızca dışarıdaki tehdide karşı ortak savunma üretmek olmadı. Daha derinde, Batı'nın kendi iç rekabetini yönetmek gibi görünmeyen ama belirleyici bir fonksiyon üstlendi. Bu gerçeği hatırlamak gerekiyor.
Bugün "Batı ittifakı" diye adlandırdığımız yapı, aslında tarihin büyük bölümünü birbirini tüketerek geçirmiş devletlerden oluşmaktadır. İngiltere ile Fransa'nın yüzyıllara yayılan rekabeti, Fransa ile Almanya'nın üç büyük savaşı, Almanya'nın iki dünya savaşındaki merkezi rolü, Avrupa'nın kendi içinde ürettiği yıkımın yalnızca birkaç örneğidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu tarih bir anda değişmedi. Sadece ortak bir tehdidin gölgesinde askıya alındı. Sovyetler Birliği'nin varlığı Avrupa'nın kendi içindeki rekabetini bastırdı. Amerika'nın askeri, ekonomik ve siyasi üstünlüğü ise bu rekabeti yönetilebilir hale getirdi. NATO böylece yalnızca Sovyet yayılmasını durdurmadı; aynı zamanda Avrupa'nın yeniden kendi tarihine dönmesini de engelledi. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte birçok kişi NATO'nun da işlevini kaybedeceğini düşündü. Tam tersi oldu.
Kosova müdahalesiyle başlayan süreç aslında NATO'nun dış düşmandan çok kendi iç düzenini yeniden üretme süreciydi. O gün ortaya çıkan tablo bugün çok daha belirgin hale gelmiştir. Rusya artık yalnızca bir tehdit değildir; aynı zamanda Avrupa'nın Amerika'dan kopmasını engelleyen stratejik yapıştırıcıdır. Washington açısından mesele yalnızca Moskova değildir. Asıl mesele Avrupa'nın kendi başına hareket etmeye başlamasıdır.
Bugün Almanya'nın ekonomik ağırlığı, Fransa'nın stratejik özerklik arayışı, Avrupa Birliği'nin savunma girişimleri ve Atlantik'in iki yakası arasında zaman zaman yükselen gerilimler bunu açık biçimde göstermektedir. Dolayısıyla Ankara Zirvesi'nin asıl gündemi yalnızca Rusya değildir. NATO’nun kendi geleceğidir.
Bugün Avrupa güvenliği yeniden tanımlanırken ittifakın askeri yapısından çok siyasi mimarisi yeniden inşa edilmektedir. Tam da bu nedenle Türkiye'nin konumu geçmiş dönemlerden çok daha kritik hale gelmektedir. Çünkü Türkiye artık yalnızca NATO'nun güney kanadı değildir. Karadeniz’e açılan kapıdır. Kafkasya’nın denge unsurudur. Orta Doğu'nun güvenlik düğümüdür. Doğu Akdeniz'in belirleyici aktörüdür. Enerji koridorlarının merkezidir. Göç yönetiminin kilit ülkesidir. Savunma sanayiinde bağımlı bir müttefik olmaktan çıkarak üretici bir aktöre dönüşmektedir. Bütün bunlar Türkiye'yi yalnızca coğrafi değil, stratejik bir merkez haline getirmektedir.
İşte Ankara Zirvesi'nin anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Batı artık Türkiye'yi yalnızca korunacak bir sınır ülkesi olarak değil, yönetilmesi gereken bağımsız bir güç olarak görmektedir. Bu durum yeni pazarlıkları beraberinde getirecektir. Ancak Türkiye açısından asıl mesele NATO'nun ne istediği değildir. Türkiye’nin kendisini nasıl tanımladığıdır. Dış politikada yapılan en büyük hata, günü kurtaran taktik başarıları stratejik vizyon yerine koymaktır.
Oysa dış politika yalnızca dışarıyla ilgili değildir. Her dış politika tercihi aynı zamanda içeride nasıl bir devlet inşa etmek istediğinizin de ilanıdır. Ekonominiz zayıfsa diplomasiniz sınırlanır. Hukuk sisteminiz tartışmalıysa uluslararası güvenilirliğiniz azalır. Bilim üretmiyorsanız savunma teknolojiniz dışa bağımlı kalır. Toplumsal bütünleşmeyi sağlayamıyorsanız ulusal güvenlik yalnızca askerî tedbirlerle korunamaz. Bu yüzden dış politika ile iç politika birbirinden ayrı iki alan değildir. Birinin zaafı diğerini doğrudan etkiler.
Bugün NATO Ankara Zirvesi etrafında yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı ise yine eski bir hastalığı tekrarlıyor. Bir kesim NATO'yu bütün sorunların kaynağı olarak görüyor. Diğer kesim ise NATO üyeliğini tek başına güvenlik garantisi sayıyor. Oysa uluslararası ilişkiler ne ahlâkî romantizmle ne de ideolojik sadakatle yürür. Devletler dostluklarla değil çıkarlarla hareket eder. İttifaklar da değerler üzerine değil, tehdit algıları üzerine inşa edilir. Nitekim son otuz yıl bunun sayısız örneğini sundu. Bosna’da... Kosova’da... Irak’ta... Afganistan’da... Libya’da... Suriye’de... Ukrayna’da...
Her kriz bize aynı gerçeği yeniden hatırlattı: İnsan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk ancak büyük güçlerin stratejik hesaplarıyla çelişmediği ölçüde öncelik kazanıyor. Bu tespit, değerlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, uluslararası sistemde değerlerin çoğu zaman güç tarafından belirlendiğini gösterir. Ankara Zirvesi de bu açıdan okunmalıdır.
Bugün NATO yeni bir döneme giriyor. Fakat dönüşen yalnızca NATO değildir. Amerikan liderliği sorgulanıyor. Avrupa daha fazla sorumluluk üstlenmek istiyor. Rusya uzun süreli bir yıpratma savaşı yürütüyor. Çin küresel ekonomik ağırlığını jeopolitik etkiye dönüştürüyor. Orta Doğu yeniden şekilleniyor. Enerji, yapay zekâ, siber güvenlik ve uzay teknolojileri klasik askerî ittifak kavramını değiştirmeye başlıyor. Dolayısıyla Ankara Zirvesi yalnızca bugünün güvenlik toplantısı değildir. Yirmi birinci yüzyılın güç mimarisinin yeniden yazıldığı uzun sürecin önemli duraklarından biridir.
Türkiye açısından asıl soru ise şudur: Bu yeni mimarinin içinde yalnızca kendisine biçilen rolü oynayan bir ülke mi olacak? Yoksa kendi stratejik aklını üreten, kendi önceliklerini belirleyen ve ittifaklar içinde dahi bağımsız hareket edebilen kurucu aktörlerden biri olmayı mı başaracak? Önümüzdeki yılların cevabını belirleyecek soru tam da budur. Hoşça bakın zatınıza…