Zaman ve mekan; her şeyi yoktan var eden Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) yaratmış olduğu ve bu dünya hayatına dair koymuş olduğu kurallardandır. Sürekli akıp giden ve durdurulamayan bu akış çerisinde insanlık yönünü ve istikametini doğru tayin etmek durumundadır. Hayatımızın anlamı, amacı ve gayesi bu noktada bizlerin istikametini belirleyecektir. Neyi neden yaptığımızın ve hangi ölçüleri esas alarak yaptığımız sorusuna vereceğimiz cevaplar aslında bizlerin zamanını ve dolayısıyla ömrümüzü nasıl geçirdiğimizi bizlere söyleyecektir. Şu kısacık insan ömründe hayatını İslam’a göre yaşayan ve buna gayret edenler için elbette her bir dakikanın hatta saniyenin nasıl ve nerede harcandığının büyük yeri ve önemi vardır.
Yaşadığımız çağ; bir hız çağıdır. Teknoloji gelişmiş, uzaklar bir ölçüde yakınlaşmış, ancak, mana ve değerler aşınmıştır. İnsanların modern zamanlarda bunca teknolojik gelişmeye rağmen işlerini yetiştiremeden zamanın geçip gittiğini bazı işlerine zaman bulamadıklarını söylediklerine şahit olmuşuzdur. Bunun bir mekandan diğer mekana giderken zamanı kısaltan teknolojiyle değil zamanın bereketli olmasıyla bir ilgisi vardır. Elbette teknolojinin gelişmiş olması ulaşım, iletişim, ticaret gibi konularda zamandan tasarruf etmemize sağlar. Ancak bereket seher vakitlerindedir, sabah namazlarındadır. Günün bereketi, bereketli olması buna bağlıdır.
Günlük olarak namaz vakitlerine endeksli bir plan ve programımızın olması zaman yönetimimizin temelini oluşturması lazım gelir. Daha sonra günlük olarak işlerimizde ehem ve mühim ayrımını yapmamız gerekir. Çok acil olanları ilk olarak yapmak sonrasında acil olanlar şeklinde bir planımızın olması işlerimizi yetiştirmemizde bizlere yardımcı olacaktır. Bu işleri planlarken günlük maddi işlerimizi planladığımız kadar manevi bir planımızın da günlük haftalık aylık ve benzeri olarak olması gerekir. Günlük olarak namazlarımızı camide cemaatle kılmak, günlük bir cüz Kur’an okumak, bizi manevi yönden geliştirecek bir sohbet halkasına dahil olmak, günlük çekilen virdler ve zikirler, manevi dünyamıza tesir edip bizi manen geliştirecek kitapları okumak gibi bir çok yapılacak faaliyet vardır.
İnsan hayatında büyük bir ehemmiyete sahip olan ve insanın kuvvet bakımından en verimli olduğu dönem gençlik dönemidir. Eskilerin tabiriyle insanın taşı sıksa suyunu çıkaracağı bir dönem olan gençlik dönemi de zamanın akıp gitmesiyle beraber bahar ayının gelip geçerek yerini güze ve kışa bırakması gibi hızlı bir şekilde gelip geçer.
Zamanı bir nimet, bir ganimet olarak bilen şuurlumüslümanlar, gençlik dönemine geçirmiş olduğu vakitleri Allah (c.c.) yolunda harcamak suretiyle ebedi bir gençlik kazanabilir. Allah’ın (c.c.) vermiş olduğu gençlik nimetini yine onun yolunda harcamak gerekir. Peki bu nasıl olacak? Her doğan gün Cenab-ı Hak (c.c.) tarafından bize verilmiş bir 24 saat demektir. Bize verilmiş her bir gün bir imkandır, hem de dünya imtihanın bir parçasıdır. Hayatının gayesi Allah’ın (c.c.) rızasına uygun bir biçimde yaşamak suretiyle dünya imtihanını kazanmak olan müslümanların ve bilhassa gençlerin: “Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır.” şuurunda olması elzemdir. Allah (c.c) yolunda yapılacak işimiz çoktur, vakit ise pek azdır.
Vaktimizin kıymetini bilmek için boş malayaniden uzak olmak suretiyle faydalı, dolu işlerle, hak ve hakikat ile hemhal olmak gerekir. Dakikaların, saniyelerin nabzını tutarcasına, canla başla Allah (c.c.) rızası için koşmak lazım gelir. Nitekim İmam Şafi Hazretleri: “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.” buyurmuştur. Batılın işgali gelip geçici olan gençlik döneminde nefsin esareti ile olabilmektedir. O sebepten gençlerimizin Hak için heyecanını diri tutan ve hak ile meşgul olan gençlerden olması elzemdir. Nitekim Üstad Necip Fazıl şiirinde buna vurgu yapmıştır:
“Gençlik... Gelip geçti... bir günlük süstü;
Nefsim doymamaktan dünyaya küstü.
Eser darmadağın, emek yüzüstü;
Toplayın eşyamı, işim acele!”
Zaman ve mekan müslümana emanettir. Vaktini kıymetini bilip zamanını yönetenler; Allah'ın (c.c.) izniyle zamana ve mekana İslam'ı hakim kılıp yaşadığı asra hükmeder. Nitekim ecdadımız tam 1000 sene İslam'ı yeryüzüne hakim hâkim kılmış. Hakka ve Adelete dayanan bir medeniyet ve adil bir dünya kurmuştur. Zamana ve mekana İslam’ı kılanlar bir çağ açıp bir çağ kapatırlar, aynı ecdadımız Fatih Sultan Mehmet Han gibi. Duamız ve temennimiz odur ki: Bulunduğumuz zamana ve mekana hakkı hakim kılan gençler; çağımızdaki zulüm dünyasını ve sömürü düzenini sona erdirerek hakka, adalete dayanan adil bir düzen ve yeni bir dünya kuracaklardır İnşaAllah.
EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN
MUHAMMED ALİ TÜREGÜN
VİCDANIMIZI NEDEN BAŞKALARINA KİRALADIK?
Vicdan artık içimizde taşıdığımız, bizi doğruya yönlendiren o sessiz terazi olmaktan çıktı. Daha çok, başkalarının bizim yerimize karar verdiği, kalabalıkların sesine göre şekil alan bir emanet gibi. Eskiden bir olay karşısında insanların kendi içlerinde hissettikleri net bir doğru ya da yanlış olurmuş gibi geliyor. Şimdi ise bize ne düşünmemiz, kime kızıp kime üzülmemiz gerektiği adeta dışarıdan söyleniyor. Kendi iç sesimizi dinlemek yerine, aidiyet hissettiğimiz grubun ne dediğine bakıyoruz. Bu yüzden birçok insan gibi ben de bazen, kendi doğrularımızla değil, başkalarının bize biçtiği doğrularla yaşadığımızı düşünüyorum.
Ailede bize küçüklükten beri adil olmak, haksızlığa karşı durmak ve dürüstlük öğretiliyor. Bunlar insanın vicdanını oluşturan çok temel parçalar. Fakat sonra büyüyüp dışarı çıkıyoruz, internete giriyoruz. Bir olay yaşandığında, insanların olayın kendisine değil de olayı kimin yaptığına göre tepki verdiğini görüyoruz. Kendi kendimize "Hangisi gerçekten doğru?" diye sormak yerine, kendi mahallemizin, kendi grubumuzun tepkisine bakıyoruz. İşte vicdanımızı kiraya vermek ve kafa karışıklığı da burada başlıyor.
Okulda veya arkadaş ortamlarında da benzer şeyleri yaşayabiliyoruz. Bazen birine haksızlık yapıldığını görüyorsun ve içinden bir ses buna itiraz etmen gerektiğini söylüyor. Ama etrafındaki kalabalık o haksızlığı normal görüyorsa, sessiz kalmayı seçebiliyorsun. Kendi fikrini savunduğunda dışlanmaktan, "sen de mi onlardansın" denilmesinden çekiniyorsun. Bir yerde kendi doğrunu savunman gerekirken, sırf göze batmamak için kalabalığa uyum sağlıyorsun. Bu durum insanı yoruyor. Kendi aklımızla düşünme zahmetinden kaçıp, vicdanımızın anahtarını başkalarına teslim etmiş gibi hissetmemize neden oluyor.
Sosyal medya ise bu kiralama işini çok daha görünür kılıyor. Herkes bir şeylere çok öfkeli veya bir şeyleri çok alkışlıyor. İnsan ister istemez kendini o rüzgara kaptırıyor. Kendi ahlaki süzgecinden geçirmeden, sırf "bizim taraf" söylüyor diye bir yanlışı savunabiliyor ya da sırf "karşı taraf" yaptı diye bir doğruyu karalayabiliyor. Sürekli başkalarının yönlendirdiği bu öfke ve sevinç nöbetleri insanı yıpratabiliyor. Bence en tehlikeli tarafı da, bütün bunları yaparken insanın kendi aklını kullanmadığı için zerre kadar suçluluk duymaması.
Benim dikkatimi çeken bir başka konu da şu: İnsanlar kendi başlarına kaldıklarında aslında çok daha merhametli ve adiller. Ama iş bir kalabalığın parçası olmaya gelince o merhamet kayboluyor. "Böyle düşünmelisin", "Buna tepki göstermelisin" ya da "Bu haksızlığa susmalısın" gibi yazısız kurallarla karşılaşabiliyorlar. Oysa insan doğruları birilerinden kopyalayarak bulmuyor. Düşünerek, vicdanında tartarak ve bazen içindeki sesle yüzleşerek öğreniyor. Sorumluluk almak da insan olmanın bir parçası.
Ben imam hatipte okuyan biri olarak çevremde buna benzer durumları sıkça görüyorum. Bazı arkadaşlarım, içlerine sinmeyen bir durumu veya düşündüklerini açıkça söylemekten çekiniyor. Doğruyu yanlışı bizzat okuyup, kendi vicdanlarında tartmak yerine, güvendikleri birilerinin veya popüler olan görüşlerin arkasına saklanmayı seçiyorlar. Yanlış anlaşılmaktan veya yargılanmaktan korkuyorlar. Oysa insanların vicdanlarını kimseye ipotek etmeden rahatça konuşabildiği ortamlar olsaydı, birbirimize karşı çok daha dürüst olurduk.
Bu yüzden vicdan ve ahlak üzerine konuşurken önce kendi içimize dönmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Toplumun, sosyal medyanın veya ait olduğumuz grupların bize dayattığı hazır vicdan paketlerini kabul etmek yerine, o ağır yükü kendi omuzlarımıza almamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu yazıyı bitirirken şunu söylemek istiyorum: Kendi vicdanını taşımak gerçekten zor ve sancılı bir iş. İnsan bazen yalnız kalıyor, bazen herkesin karşısında durmak zorunda kalıyor. Bazen kendi mahallesiyle, bazen karşı tarafla çatışıyor. Ama bütün bunların içinde en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendine olan saygısını kaybetmemek. Kalabalıkların gürültüsü arasında sıkışıp kalan doğrularımızı bulmak için, başkalarına kiraladığımız o vicdanı artık geri almaya ihtiyacımız var.
AHMED EMİN SOLHAN
NE OKUYALIM?
BANA SANA ONA DAİR ÖYKÜLER
“Bana Sana Ona Dair Öyküler” isimli eser-yazar Mehmet Nezir Gül’ün kaleme almış olduğu bir öykü kitabıdır. Eser gündelik hayatın içinde karşılaşabileceğimiz kişileri ve olayları hoş bir üslupla anlatmaktadır. Bu toprakların insanlarının yaşadıklarına, sevinçlerine, hüzünlerine dair hikayeleri bu kitapta bulacaksınız.
Kitabın arka kapak sayfasından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyoruz: “Her insan, her yaşam özeldir… Doğumla ölüm arasında kimi zaman koşuşturma kimi zaman derin bir sessizlik içinde geçip giden yaşamımızda, sevindiğimiz, hüzünlendiğimiz, pişman olduğumuz, sükûnetle veya heyecanla karşıladığımız sayısız anlarımız vardır. An vardır, ışık olur, rehber olur hepimize; gönülden gönüle çoğalıp, yol bulup gider. An vardır, bir ömür hatırlanması ruh ve bedene ağır bir yüktür. An vardır, tebessümle dilden dile aktarılıp hayata coşku katar. Ve an vardır, güldüğümüz, ağladığımız, hayata tutunduğumuz, unutamadığımız, umutlandığımız olaylar barındırır.”
Yazar: Mehmet Nezir Gül
Yayınevi: MGV Yayınları
Sayfa Sayısı: 202
İNSAN SONRASI TOPLUM
Araştırmacı-yazar Ahmet Hakan Çakıcı’nın yazmış olduğu eserlerden birisi de “İnsan Sonrası Toplum” adlı eserdir. Kitap insanı merkeze alarak insanı her şeyin ölçüsü yapmaya çalışan hümanist dönemden, insan sonrası dönem olan posthümanist dönemi somut verilerle açıklamaktadır.
Mananın ve maneviyatın yerine maddenin ve eşyanın değer verildiği günümüzdeki siyonizmin dünyadaki sömürü düzeninde insanı yaradılışından ve yaradılış gayesinden uzaklaştıran şeytani planların kodlarını bu kitapta bulacaksınız. Kitabın arka kapak sayfasından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyoruz: “Transhümanizm (Akışkan/Geçişken İnsan, Geçiş İnsanı) veya Posthü- manizm (İnsan Sonrası) derken sadece korkunç bir hızla gelişmekte olan teknoloji ile önümüze çıkması muhtemel insan/robot/ bilgisayar/- makine karışımı siborglerin çağının kastedilmediğini vurgulayalım.
Kavram bu manayı içeriyorsa da, çağrışımları bundan ibaret değil: Zira o bize, eşref-i mahlukat olan, yeryüzünde halife olan, ahlak ve erdem tanımları olan insanın ortalıktan kaybolmakta ve yerini ‘gelişmiş bir hayvana’ terk etmekte olduğunu da haber veriyor.”
Yazar: Ahmet Hakan Çakıcı
Yayınevi: Çıra Yayınları
Sayfa Sayısı: 96





