Camiler müslümanların omuz omuza saf tuttuğu huzur mekanlarıdır. “Cem” kökünden türeyen ve kelime manası itibariyle; "toplayan, bir araya getiren" anlamlarına gelen camilerin, müslümanların hayatında çok mühim işlevleri olmuştur. Şehirlerin kalbi olan camiler; Asr-ı Saadet Dönemi'nden günümüze kadar sadece ibadet edilip namaz kılınan yerler değil, aynı zamanda sosyal hayatında merkezinde yer alan mekânlar olmuşlardır.

Genç kelimesi ise sözlük anlamı itibariyle; “canlı, hareketli, dinç, toy” anlamlarına gelmektedir. İnsanın akıl baliğ olduğu dönemden başlayarak 35’li yaşlara kadar olduğu dönemi kapsayan dönem gençlik dönemidir.

Kelime anlamları bunlar olan cami ve gençlik kelimeleri tarih boyunca İslam’ın yeryüzüne yayılmasında ve İslam’ın tebliğinde birer merkez ve itici kuvvet olmuşlardır. Müslümanların Din-i Mübin-i İslam'ı öğrendiği ve İslami İlimler tedris ettiği ilim yuvaları olan camiler geçmişte aynı zamanda eğitim, öğretim, idare merkezi, ordu karargahı gibi çok farklı fonksiyonları olmuştur. Camiler sosyal ve toplumsal konuların ele alındığı mekanlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminden hicri 4. asra kadar devlet meselelerin görüşüldüğü mekanlar camiler olmuştur.

İslam tarihinde yeni bir şehir kurulacağında ya da yeni bir yer fethedildiğinde önce caminin yeri tespit edilerek şehir planlaması yapılıyordu. Böylelikle camiler şehrin merkezini teşkil ettiğinden etrafına çarşı kuruluyor ve evler inşa ediliyordu.

Böylesine çok fonksiyonu olan ve hayatımızın merkezinde yer alması gereken camilerimiz ne yazık ki günümüzde bu fonksiyonlarını çok büyük ölçüde kaybederek sadece ibadet edilen yerler haline dönüşmüştür. Camilerimiz cemaate ve bilhassa da gençlere hasrettir. Geleceğimiz olan gençlerimizin milli ve manevi değerlerine bağlı olarak yetişmesinin temelinde cami ile kurduğu gönül bağı ve namaz ehli olmasının çok büyük ehemmiyeti vardır.

Küçük yaşlardan itibaren çocuklarımızı camilere götürmek; onların gençlik döneminde 5 vakit namazını kılan ve camilerle gönül bağı olan bir genç olmasında hiç şüphesiz büyük bir öneme haizdir. Yaz Kur’an kurslarında yapılan bir buçuk, iki aylık çalışmanın sene içinde sürekli hale gelmesi çok mühim bir husustur. Bu sayede dönemlik değil, sürekli olarak sene boyunca çocuklarımız camilerde Kur’an, sure, dua, ilmihal, adab-ı muaşeret eğitimi gibi konularda çok daha iyi yetişecektir. Bunun için eğitimin yanında da namaz vakitleri aralarında çocuklarımıza camilerde oyunlar oynatmak, yaşlarına uygun çeşitli kültürel etkinlikler ve yarışmalar yapmak çocuklarımızın camiyi sevmelerinde büyük rol oynayacaktır.

Çocukluk döneminden itibaren cami merkezli olarak yetişen bir birey gençlik döneminde de bu gencimize sahip çıkıldığı takdirde yine cami irtibatlı olan hayatına devam edecektir. Gençlik dönemi insan hayatında büyük bir dönüm noktasını teşkil eder. Kişinin ailesinden çok arkadaşlarını ve çevresini, dış dünyayı dinlemeye başladığı bu dönemde anne-babalar, eğitimciler, hocalar başta olmak üzere bütün topluma büyük bir vazife düşmektedir. Cami merkezli bir arkadaş çevresine dahil etmek veya bu yoksa da bunu tesis etmek için çalışmamız gerekiyor. Yine aynı şekilde internette ve sosyal medyada da helal ve faydalı bir zaman geçirmesi için orada da gencimizin nasıl vakit geçirdiğini bilmemiz gerekiyor. Oralarda da zararlı, müstehcen, gayri ahlaki ve haram olan içeriklerden uzak bir şekilde vakit geçirmesi de gençlerimizin gerek namaz ehli olmasını gerekse de cami ile olan gönül bağını doğrudan etkileyecektir.

Gençlerimizin önünde bizlerin güzel bir örneklik teşkil etmesi gerekiyor. Gençler söylediklerimize değil, yaptıklarımıza bakarlar, söylediklerimizin değil izlerimizin peşindedirler. Örnek almaları için Üsve-i Hasene olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) başta olmak üzere Sahabe Efendilerimiz (r.a.) ve İslam davasına hizmet etmiş bütün büyüklerimizi gençlerimize her daim örnek göstermemiz ve anlatmamız lazımdır.

Gençlerimizi cami le buluşturma hususunda sivil toplum kuruluşlarımıza da çok büyük görevler düşmektedir. Bir halı saha etkinliği yapılacaksa bu bir namaz vakti ile birlikte planlanarak camide örneğin yatsı namazında buluşularak sonrasında halı sahaya geçilebilir. Yine dernek binasında bir sohbet programı düzenlenecekse bu yine camide vakit namazı kılındıktan sonra derneğe geçilebilir. Yapacağımız tüm faaliyetler cami merkezli olmak durumundadır. Önce namaz sonrasında da etkinlik yapılmak suretiyle gençlere yaptıkları her işte önceliğin namaz olduğu şuuru verilmelidir.

Yapılacak etkinliklere gençlerin katılımı ve düzenli gelmeleri için onlarla birebir ilgilenmek gerekiyor. Birebir davet etmek, gelmelerini teşvik etmek her ne kadar meşakkatli gibi gözükse de bunu yapmamız gerekiyor. Elinden tutamadığımız, ilgilenemediğimiz her bir gencimizin başta ülkemiz ve milletimiz olmak üzere Ümmeti Muhammed ve insanlık için büyük bir kayıptır. Nasıl ki bir sebze, bir meyve, bir fidan yetiştirmek için sulaması, gübresi, çapalanması derken onca emek verilmesi gerekiyorsa elbette ki bir insan yetiştirmek için daha çok emek, fedakarlık ve gayret gerekiyor.

Her hafta düzenli olacak şekilde ödüllü sabah namazı buluşmaları düzenlenmesi de çok mühimdir. Sabah namazı sonrası gelen cemaate ve gençlere kahvaltı ikramında bulunularak gençlerimiz camide cemaatle namaza teşvik edilmiş olacaktır. Nitekim Kudüs Fatih’i Selahaddin Eyyübi Kudüs haçlılar tarafından 87 sene boyunca işgal altındayken Kudüs’ü yeniden fethetmek ister. Ancak bakar ki camiler sabah namazlarında cemaatin sayısı az. Tam yedi sene boyunca tüm şehirlerde sabah namazı seferberliği başlatan Selahaddin Eyyübi camiler sabah namazında ülkenin tüm şehirlerinde dolunca sefere çıkar ve Allah (c.c.) Kudüs’ün fethini ona nasip eder. Tarihimizdeki bu ibretlik hadiseden anlıyoruz ki; gençliğimiz eğer şuurlu müslüman gençler olarak yetişecekse bu sabah namazından başlayacak İnşaAllah. Camilerimiz başta sabah namazı olmak üzere vakit namazlarında dolacaksa bu gençliğimizin camide cemaatle namazlarını eda etmesiyle olacak İnşaAllah. Kudüs’ün, Gazze’nin, Doğu Türkistan’ın ve daha nice diyarın kurtuluşu işte buradan başlayacak İnşaAllah.

EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN

MUHAMMED ALİ TÜREGÜN

DÖRT ADAM

(Geçen hafta gazetemizin kültür-sanat sayfasında yayımlanan “Dört Adam” isimli şiirin hikayesi.)

Son gün olmasın dostum,çelengim, top arabam;

Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam...

Necip Fazıl Kısakürek

Bir zamanlar, Üsküdar’ın bu kararmış sokaklarında, o eski zamanların nefesini hâlâ duyabileceğiniz dört adam yürüyordu. Her biri, birer yıldız gibi, karanlık gecenin içinden geçiyor, bakışlarında umudu, yüreklerinde ise bir kıvılcım taşıyorlardı. Üzerlerine, devrin acıları ağır bir şekilde çökmüşken, kalplerinde hâlâ bir yangın yanıyordu. Bir zamanlar İslâm’ın nuruyla aydınlanmış bu topraklar, şimdi kararmıştı. Fakat bu dört adam, o karanlıkta birbirlerini bulmuş, yıldızlar gibi birbirlerine bağlanmışlardı.

Mehmet Emin, Cumali, Ahmet Emin ve Muhammed Hoca… Bir zamanlar göğsünü ateşle yoğurmuş, her biri kendi iç yolculuğunda doğruya ulaşmaya çalışan bu adamlar, şimdi karanlık bir İstanbul gecesinde yavaşça yürürken, içlerinde kaybolan bir şeyi arıyorlardı. Genç Derneği’ndeki sohbetin ardından, her biri ruhundaki kırıkları hissetmiş, bir eksiklik içindeydiler. Yavaşça sokakları geçerken, evlerden duyulan şarkıların, şarap şişelerinin şangırtısının duyulması, bir zamanlar bu topraklarda yankı bulan imanın şimdi kaybolduğunun bir işareti gibiydi.

Mehmet Emin, derin bir iç çekişle adımlarını yavaşlattı. Gözleri, her sokağa dağılmış, kaybolmuş, sarhoş olmuş insanlar arasında gezinirken bir anlam bulmaya çalışıyordu. Bir zamanlar bu topraklarda huzurla kalplere akan imanın , aydınlık olan sokakların, şimdi kararmış olmasını kabul edemiyordu.

"Hocam," dedi, sesindeki derinlik, eski bir çınarın sesi gibi yankılandı, "nerede o eski hal? Nerede o kalpten kalbe akıp giden iman?"

Muhammed Hoca, birkaç adım önde yürüyordu. Bakışları, bir zamanlar Türkistan’da, Semerkand’da bir çölün ortasında kaybolan bir bilgenin gözleri gibi derindi. İçinde bir zamanın, bir medeniyetin yıkılmasının derin izleri vardı. Ama o izler, onu yıkmak bir yana, diriltmek için bir araçtı. Yavaşça döndü, gözleriyle Mehmet Emin’in bakışlarına değdi. İçinde bir hikmet vardı, bir anlam vardı, o bakışlarda yüzyılların ışığı yankı buluyordu.

"Evlat," dedi, "bir milletin çöküşü, önce ruhuyla olur. Beden, yalnızca dışarıda olanın, nefsin bir yansımasıdır. İnsan, İslâm’ı, yalnızca dışarıya yansıyan bir şekil olarak kabul ederse, zamanla onun ruhunu kaybeder. İslâm, yalnızca bir düşünce ve inanç sisteminden ibaret değildir. O, bir hayat tarzıdır. Onun en derin özüdür. Bizim kaybolduğumuz yer, ruhumuzun kaybolmuş olmasıdır. Zira, bir milletin çöküşü, ne zaman vicdanını kaybetmişse, o zaman başlar."

Cumali, başını eğerek, gözlerinde hâlâ o eski isyanı, o eski acıyı taşıyarak, "Ama hocam, biz ne yapacağız? Biz bir avuç insanız… Bir milleti değiştirebilir miyiz?" dedi.

Muhammed Hoca, ona bakarak, yavaşça elini salladı. "Evlat," dedi, "güç, yalnızca ellerin kuvvetinde değildir. Bütün tarihin kaybolmuş sayfalarına bak; bir avuç insan, bir devleti değiştirebilmiştir. Bak, Mevlâna ne diyor: ‘Bir ışık, bütün bir karanlığı aydınlatabilir.’ Bizim elimize düşen, bir kelâm vardır. O kelâm, eğer doğru bir biçimde söylenirse, dağları bile yerinden oynatabilir. Çünkü, o kelâmın içinde hakikat vardır. ‘Bir kelâm, bir insanı yüceltebilir; bir insan, bütün bir ümmeti.’ Bizim gücümüz, o hakikatle yoğrulmuş bir kelâmdadır."

Ahmet Emin, yavaşça konuştu: "Ama hocam, bizim gücümüz yok. Bizim içimizde sadece bir umut var…"

Muhammed Hoca, derin bir nefes aldı. Gözlerinde, bir zamanlar Nedim’in şiirlerinde anlatılan o derin kederin gölgesi vardı. "Evlat," dedi, "bizim gücümüz yok dediğimizde, aslında nefsimizin zaafını dile getiririz. Unutma, ‘Ona her yönüyle inanırız ve her yönüyle teslim oluruz.’ Gücümüz, Allah’ın kelâmını doğru şekilde söylemekte gizlidir. O kelâm, yalnızca bir sözcük değil, bir hayat anlamıdır. Zaman, her şeyin gelip geçici olduğunu gösterir, ama kelâm, zamanın ötesine geçer. Bizim yapmamız gereken, doğruyu söylemek, ve doğruyu kalbimizle taşımaktır. Şairin dediği gibi: ‘Sözler, bir milletin kaderini değiştirir.’ Bizim içimizdeki kelâm, işte bu kudretle doludur."

Cumali, biraz daha cesaret bulmuş şekilde, "O zaman ne yapalım hocam?" diye sordu.

Muhammed Hoca, gözlerinde bir kararlılıkla, başını kaldırarak, "Evlat," dedi, "şunu unutma; bir kelâm, bir milletin kaderini değiştirebilir. Bizim işimiz, o kelâmı yürekten söylemek ve her adımımızda o kelâmı yaşamak olmalıdır. ‘Bir kelâm, bir neferi zafer kılar; bir nefer, bütün bir ordunun önünü açar.’ Bizim zaferimiz, doğruyu söylediğimizde, o doğruyu yaşadığımızda olacaktır."

Ve o gece, dört adam, adımlarını hızlandırarak, karanlık Üsküdar sokaklarında, geçmişin ve geleceğin hatıraları arasında yürüdüler. Birbirlerine bakarak, yüreklerinde bir ışık taşıdılar. Çünkü onlar, yalnızca bir kelâm için yaşıyorlardı; o kelâm ki, “Hakikat”tir, “iman”dır, ve o kelâm ki, bir milletin kaderini değiştirir.

Mehmet Emin, derin bir nefes aldı. Gece, İstanbul’un üzerine çökmüşken, içinde yankılanan sesler onu geçmişe götürdü. Bir zamanlar bu topraklarda hakkı haykıran yiğitleri düşündü. Serdengeçti diyordu ya:

"Daha mektep sıralarındayken ben bir imanın, bir fikrin adamıydım. Deli denizler gibi köpüren genç ruhlarımızda, Allah sevgisinden, millet sevgisinden başka bir şey yoktu."

İçinde bir şey kıpırdadı. O genç ruhlar neredeydi şimdi? Neredeydi, bir kelâm uğruna dünyayı karşısına alanlar? Bir zamanlar "tepeden inme, dışarıdan gelme yapılan birçok işler milleti allak bullak etmişti." Mazisinden koparılan bu millet, nereden gelip nereye gittiğini unutmuştu. "Paris sokaklarında yetişenler, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni ezbere bilenler, Anadolu halkının imanını, vicdanını, hak ve hukukunu pervasızca çiğnediler."

Gözlerini yumdu. Bir an, "kıtalara hükmeden, üç kıtada asırlarca dimdik duran ecdadı tahkir ve tevil edenleri," mazisini inkâr edenleri düşündü. Sonra, yanında yürüyen üç dosta baktı. Yüreklerinde aynı ateş yanıyordu. Serdengeçti’nin de dediği gibi, "bizi mazimizden kopardılar." Ama şimdi, o mazinin ruhunu yeniden diriltmek için buradaydılar.

Ve o gece, Üsküdar’ın karanlık sokaklarında dört adam yürümeye devam etti. Çünkü bilirlerdi ki, "Bir kelâm, bir insanı yüceltebilir; bir insan, bütün bir ümmeti…"

MEHMET EMİN GÜLİCEM

NE OKUYALIM?

MİLLİ GAZETE ve 28 ŞUBAT

Uzun yıllar Milli Gazetemizde görev yapmış yapmış olan gazeteci Eser Gedik'in kaleme almış olduğu "Milli Gazete ve 28 Şubat" adlı eser; 1973'ten beri "Hak Geldi Batıl Zail Oldu" ayetini bir mühür olarak taşıyan Milli Gazetemizin 80 darbesi ve 28 Şubat post modern darbesindeki dik duruşunu bizlere anlatmaktadır.

28 Şubat döneminde Milli Görüş Lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız; siyonizmin sömürü düzenini bozmak için kurduğu havuz sistemiyle toplumun bütün kesimlerine akıllara durgunluk verecek düzeyde yüzde yüz ve üzerinde zamlar vermişti. Halkımızın yüzü gülüyordu, bolluk ve bereket dönemi gelmişti. Sömürü hortumları kesildiği için milleti rahatça sömüremeyen faizci, rantiyeci kesim her türlü yolu denemek suretiyle Erbakan hocamıza ve Refah-Yol Hükümeti'ne saldırıyordu.

İşte böyle bir zamanda attığı manşetler ve yaptığı haberlerle milletimizin hakkını korumak için mücadele eden Milli Gazetemizin o dönemdeki ilkeli, korkusuz, haktan ve hakikatten yana olan haberciliğini bu kitapta okuyacaksınız. 28 Şubat gerçek anlamda anlamak adına bu eseri herkese okumak ve okutmak gerekiyor.

Yazar: Eser Gedik

Yayınevi: Yenidevir Yayınları

Sayfa Sayısı:96

BİR MÜCAHİDİN HİKAYESİ

"Bir Mücahidin Hikayesi" Hamas'ın 7 Ekim sonrası şehit olan liderlerinden olan Şehit Yahya Sinvar'ın kaleme olmuş bir eserdir. Eseri araştırmacı-yazar Vahdettin İnce Türkçeye çevirmiştir.

Eser Hamas'ın kurucusu Şeyh Ahmet Yasin ve hamaslı mücahidlerin takdim edildiği "Kahramanların Takdimi" bölümüyle başlamaktadır. Giriş bölümünden sonra toplam beş bölüm daha bulunan kitabın bu beş bölüm: "Yetişme, İlk Kıvılcım, Farkındalık ve Açıklık, Kana Kan, İlk Tutukluluk, Karşılaşma ve Umut, Son Özür" isimlerinden oluşmaktadır. Şehit Yahya Sinvar kitabında doksanlı yılların başında cezaevindeyken tanımış olduğu 18 yaşındaki Hamas mücahidi Eşref el-Be'luci'nin hikayesini anlatmaktadır.

Kitap Hamas mücahidi Eşref el-Be'luci'nin şahsında Filistinlilerin neden direndiğini İntifada sürecini, mücahidlerin ailelerinden aldıkları değerleri ve işgalci siyonist katillere karşı düzenledikleri eylemleri ve mücadeleleri Şehit Yahya Sinvar kaleminden okuyacaksınız.

Yazar: Yahya Sinvar

Yayınevi: Duruş Yayınları

Sayfa Sayısı: 1

Kaynak: Haber Merkezi