Türkiye’nin 8.333 kilometrelik kıyı şeridi var. Akdeniz’den Ege’ye, Marmara’dan Karadeniz’e kadar uzanan binlerce kilometrelik sahil; koylar, lagünler, ormanlar, kumullar ve deniz çayırlarıyla kaplı. Bunların hiçbiri şirketlerin veya zengin yatırımcıların özel mülkü değil, hepimizin ortak değerleridir. Koyların, lagünlerin ve kumulların şirketlerin özel mülkü haline getirilmesi kabul edilemez. Fakat Türkiye’de giderek daha fazla insan kendi ülkesindeki denize ulaşmak için para ödemek zorunda kalıyor. Bir zamanlar herkesin gidebildiği koyların önüne kapılar dikiliyor, sahiller işletmelerce çevriliyor. Bazı yerlerde giriş ücreti, bazı yerlerde ise “minimum harcama” şartı isteniyor. Burada problem yalnızca birkaç işletmenin açgözlülüğü değil; kamuya ait olması gereken alanların yavaş yavaş halkın kullanımından çıkarılmasıdır.
Kanun Var, Sahada Ne Oluyor?
Türkiye’de kıyıların korunması konusunda hukuki boşluk yok. Anayasa, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu ve kamu yararının gözetileceğini açıkça ortaya koyuyor. Yani “kanunda yazmıyor” denilemez. Asıl soru şu: Açık kurallar varken neden sahada bambaşka bir tablo görüyoruz? Çeşme ve Alaçatı bunun en görünür örnekleri. Vatandaşın denize ulaşması özel işletmelerin insafına bırakılmış durumda. İki kişi için binlerce liralık harcama şartı koyulabiliyor. Bir restoranın pahalı olması başka şeydir, kamu alanının fiilen özel kullanıma açılması başka. Bir işletme denizin yanında bulunabilir ama denizin sahibi olamaz.
Bir Kıyı Nasıl Yavaş Yavaş Elimizden Alınır?
Asıl tehlike bir sabah sahile dev bir duvar çekilmesiyle başlamıyor; süreç çok daha sessiz ilerliyor. Önce küçük bir işletme kuruluyor, sonra şezlonglar geliyor. Ardından bir platform, bir yapı, bir yol derken birkaç yıl içinde kıyının şekli tamamen değişiyor. İnsanlar bir süre sonra “zaten burası hep böyleydi” demeye başlıyor. Küçük adımlarla başlayan bu dönüşüm, kamu hafızasını ve kıyı erişimini zamanla yok ediyor. Bir lagünü doldurduktan sonra eski haline getirmek kolay değildir. İşte ilgili kurumların tam bu noktada değil, daha ilk adımda devreye girmesi gerekiyor. Çünkü doğayı korumak, yıkım gerçekleştikten sonra kepçe göndermek değildir; asıl mesele yıkımın gerçekleşmesine izin vermemektir.
Mallorca ve Avrupa’da Sistem Nasıl İşliyor?
Türkiye ile İspanya arasındaki farkı sadece “bilinç” kavramıyla açıklamak yetersizdir; arkasında ciddi bir hukuk ve yönetim sistemi var. İspanya’da kıyılardan ücretsiz yararlanma temel ilke kabul ediliyor. Otel veya restoran işletilebilir ancak kamu alanı özel mülke dönüştürülemez. Ayrıca kentleşmiş kıyılarda insanların sahile ulaşabilmesi için yaya erişimleri planlanıyor. Benzer şekilde Avrupa Birliği’nin Deniz Stratejisi Çerçeve Direktifi kapsamında denizlerin korunması sadece kirlilik oluştuktan sonra müdahale etmekle sınırlı değil. Üye devletler deniz ekosistemini, kirlilik oranlarını, deniz tabanındaki bozulmayı ve kumul yapılarını sürekli izlemek zorunda. Kıyı yalnızca üzerine bina yapılan bir arsa değil, yaşayan bir ekosistem olarak değerlendiriliyor.
Sorumluluk Hem Yerel Hem Merkezî Kurumlarda
Bütün suçu belediyelere atmak doğru olmasa da onları tablonun dışında tutmak imkânsızdır. Kendi sınırları içinde işgallere ve doğa tahribatına göz yuman yerel yönetimler hesap vermelidir. Aynı şekilde bütün sorumluluğu belediyelere atıp merkezî kurumları kenara koymak da kolaycılıktır; çünkü şehir planlamasından çevre yönetimine kadar birçok alanda merkezî düzeyde belirleyici yetkiler bulunuyor.
Öte yandan yasama organının görevi sadece kanun çıkarmak değildir; kamu kurumlarının bu kanunları nasıl uyguladığını denetlemek de önemlidir. Eğer kıyıları koruyan açık hükümler bulunmasına rağmen aynı sorunlar yıllarca devam ediyorsa, uygulamadaki aksaklıkların ve denetim eksikliklerinin sorgulanması gerekir.
En Büyük Tehlike: Yapılaşmanın Normalleşması
Bir süre sonra insanları en fazla rahatsız eden şey yapılaşmanın kendisi bile olmuyor; çünkü insan alıştığı kötülüğü normal zannediyor. 20 yıllık uydu görüntüleri yan yana koyulduğunda tek bir büyük yıkım değil, binlerce küçük müdahalenin toplamıyla doğal alanların yok edildiği görülüyor. Çeşme’den Muğla ve Antalya’ya kadar her yerde aynı hikâye var. Güzel olan her yere otel dikmek turizm politikası değildir. Yarın korunacak bir kıyı kalmadığında turiste ne satacaksınız?
Kıyıların tüketilmesi sadece bina dikmekten ibaret de değil. Plaj kumlarının taşınması ve çöp sorunu da bu tahribatın parçası. İspanya’daki bilinçli vatandaş örneklerinin aksine, Türkiye’de halk plajları izmarit ve plastikle dolabiliyor. Bir tarafta kamu alanının kullanımını ücret karşılığında daraltanlar, diğer tarafta umursamazlıkla kirletenler var. İkisi de aynı kaynağa zarar veriyor.
Sonuç: Mesele Sadece Birkaç Plaj Değil
Tartıştığımız şey denize nereden gireceğimizden çok daha büyük. Bu ülkenin ortak alanlarının kimin için korunduğunu tartışıyoruz. Kamu yönetiminin başarısı, kâğıt üzerinde ne kadar güzel kurallar yazdığıyla değil, o kuralları sahada ne kadar kararlı ve tutarlı uyguladığıyla ölçülür. Kurallar, imkânı ve nüfuzu daha yüksek olanlar için de aynı şekilde uygulanmalı; yargı kararları uygulamada da karşılık bulmalıdır.
Bir yanlışın uzun yıllar sürmesi onu doğru yapmaz. Bir kıyının yavaş yavaş özel kullanıma açılması, onun artık işletmeye ait olduğu anlamına gelmez. Ve denize girmek için kendi ülkenizde para ödemek zorunda bırakılmanız normal değildir. Çünkü sahil, deniz ve orman satılık değildir; kamuya ait hiçbir şey güçlü olanın sessizce sahiplenebileceği bir ganimet olamaz.
AHMED EMİN SOLHAN
NE OKUYALIM?
İKİNCİ YALTA
Milli Gazetemizin yazarlarından olan araştırmacı-yazar Atilla Mehdigil’in “İkinci Yalta” isimli kitabı, nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlatırken, ümmeti ve insanlığı ifsad eden siyonizmin şer projelerine de dikkat çekmektedir. Kitap; “Evanjelizm ve Siyonizm, Arz-ı Me’ud, Dinler Arası Diyalog, Büyük Ortadoğu Projesi, İnsanlık Nasıl Saadet Bulacak, 2. Yalta Antlaşması” adlı bölümlerden oluşmaktadır.
- Dünya Savaşı sonunda düzenlenen 1. Yalta toplantısı yapıldı. Sonucunda ise kuvveti üstün tutan bir dünya düzeni kurulmuştu. Böylece siyonizmin sömürü düzeni dünyayı sömürmeye devam etti. İşte bu gerçeklere konuşmalarında çokça değinen Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan hocamızın bizlere hedef olarak koyduğu 2. Yalta Toplantısı’nı yaparak yeni bir dünya kurma idealinden ismini alan kitap, siyonizme karşı bir uyanma çağrısında bulunmaktadır.
Hz. Adem (a.s.)’dan beri süregelen Hak ile batılın mücadelesinde yaşadığımız asırda Hakkın safında yer alıp batılın karşısında dimdik durmayı vurgulayan bu eseri; siyonizmin zulüm ve sömürü düzenini daha yakından tanımak adına okumamız ve okutmamız gerekiyor.
Yazar: Atilla Mehdigil
Yayınevi: MGV Yayınları
Sayfa Sayısı: 177
KÜLTÜR DÜNYAMIZDAN MANZARALAR
Tarihçi-yazar Dursun Gürlek’in kaleme almış olduğu “Kültür Dünyamızdan Manzaralar” adlı kitap; Osmanlı’dan Endülüs’e, Fatih Camii’nden Süleymaniye Camii’ne, Şair Haşmet’ten Mevlevilere, Evliya Çelebi’den Mehmed Akif Ersoy’a, Said Halim Paşa’dan Hacı İzzet Paşa’ya, Ali Emiri Efendi’den Prof. Dr. Süheyl Ünver’e, Süleyman Nazif’ten Yaman Dede’ye kadar kültür tarihimizden pek çok anekdotla bizleri eşsiz bir yolculuğa davet etmektedir.
İbretlik hadiseleri akıcı bir üslupla anlatan kitapta yer yer şairlerimizin şiirlerinden de kesitlerle anlatıma renk katmaktadır. Bir kültür tarihçisi olan Dursun Gürlek’in medeniyetimizden kesitler sunduğu bu eser, geçmişten günümüze uzanan kültürel mirasımızı tanımak isteyen okuyucular için dikkat çekici bir çalışma niteliğindedir.
Yazar: Dursun Gürlek
Yayınevi: Timaş Yayınları
Sayfa Sayısı: 392





