Dünya ilginç bir çağa girdi. Eskiden kitaplar kalemi mürekkebi batıra batıra yazılırken bugün bilginin yağmur gibi yağdığı bir devirdeyiz. Aynı zamanda bilginin olduğu yerde fikir ayrılıkları da oluyor. Bir şeyler fazla olduğunda o şeyin kirliliği de söz konusu oluyor. Işık yanlış seviyede yanlış yerde kullanıldığında ışık kirliliği olur. Tertemiz süt bile taştığında ortalığı kirletir. Demek ki kirlilik sadece pislik bulaşması değil bir şeylerin olması gerektiği yerde olmamasına da deniyor.

Bilgi kirliliği üç şekilde olur. Yanlış bilgi, yanlış yorumlar ve bilgi doğru olsa da yanlış yorumlanmaya müsait bir ortamda aktarılması bilgi kirliliğine sebep olur.

Sanal aleme bilinçsiz ve eğitimsiz giren biri bilgiyi hangi kaynaktan öğrenmelidir? İslamcıdan mı, ulusalcıdan mı, komünistten mi, kapitalistten mi, Ateistten mi? Bu kaynaklardan birini seçtiğinde her kaynağın farklı fraksiyonları, bilgiye özen gösteren kadar, bile bile yalan söyleyip hiçbir ceza almayanı da karşısına çıkacaktır. O sebepten belgeli, resmi ve kanıtlanabilir kaynaklara bakmak ve bir haberi, bir bilgiyi tek bir kaynaktan araştırmamak gerekir.

Bu bilgi kirliliği içinde sayısı oldukça az olan doğru bilgi kaynaklarını buldu diyelim. Tedrici olarak öğrenilmeyen bilgi nasıl doğru yorumlanabilir?

Geleneğimizde 16 yaşındaki Taftazani'nin İzzi'ye şerh yazması Fatih'in 9 yaşında hafız olması gibileri çok rastlanır. Ancak onlar bilgiyi en temelden en yukarıya doğru kademe kademe öğrenmişlerdir. 11 yaşındaki bir öğrenci hiç detaylı İslam tarihi çalışmadan sadece YouTube'dan izlediği videolarla oldukça farklı malumatlarla yaşının üstünde bir "bilgelik" gösterebiliyor. Oysa konu hakkında müstakil bir kitabı okuyup bitirmemiştir ancak konunun en üst seviye bilgilerine en önce ulaşma imkanı vardır. Bu bir ortamda üst kişilik olarak gözükmeyi sağlasa da temel bilgilerden mahrum olmak gün yüzüne çok geçmeden çıkar.

Denetlenebilirlik açısından kitapta yalan bilgi vermek daha zordur. Akılda kalıcılık açısından videolardan öğrenilen bilgiye geri dönmek istendiğinde kaçıncı dakikaya dönmek istendiği bilinmelidir ki videoyu baştan sona izlemek zorunlu olmasın. Videonun üzerine not alınamaz. Ancak belki dk numarasını yazıp yanına oradaki bilgileri yorumlamanın külfetine katlanan çıkabilir. Bütün bunlar göz önüne alınıp yazının mı videonun mu daha pratik ve işlevsel olduğu anlaşılmalıdır.

Her yere götürülebilmesi, not alınabilmesi, unutulan bilgiye rahatça geri dönülebilmesi gibi avantajları bir yana her insanın içinde bulunduğu durum farklı ve algılaması da içinde bulunduğu duruma göre olduğu için yazılı iletişimin de dezavantajları vardır. Yazarın ortamda bulunmayışı sebebiyle kitaba yönelik menfi tenkitlerin ne bir savunucusu ne de muhtemel yanlış anlaşılmaları düzeltecek biri vardır.

Sözlü bilgi ise eş zamanlıdır. Özgürce ve sınırsız bir üslupta eleştiri yapılamaz. Yanlış anlaşılmalar hemen düzeltilir. Yanlış olduğu iddia edilerek cevap verilen bir teze karşı cevap hemen verilebilir. Kitaplarda muhtemel şüpheleri düşünüp önceden cevaplamak mümkünse de ne bütün meseleleri düşünüp cevaplayacak bir kapasite insanoğlunda mevcut ne de böyle kalın bir kitabı öğrenmek insan için mümkündür. Yüz yüze iletişim aynı zamanda insana ahlak öğretir.

Sözlü bilginin dezavantajları hızlıca yorumlanıp not edilmesinin zorluğu, kaydedilmeyen ve tekrarlanmayan bilginin unutulması, her yere ulaştırılamamasıdır.

Geleneğimize önce kitaptan öğrenilen bilgiyi daha sonra hocaya takdim edip soruların da o sırada sorulması yerleşmiştir. Ancak günümüzde kaliteli hoca bulmak zorlaşmıştır. Tedriciliğe dikkat edilmemesi, hocanın kitaba vakıf olmaması, hocanın da hocasız ilim öğrenip aklında soruların olması günümüzdeki hocasızlık illetleridir.

Bir de online eğitim seçeneği var. Kaliteli bir hocaya yüzyüze olarak ulaşılamazsa online olarak ulaşmak mümkündür ancak o zaman da ahlak ve disiplin eğitimi yerine gelmiş olmaz.

Belki de lazım olan geçmişte yazılı ilim ile sözlü ilim öğrenme nasıl birleştirilerek bir usul kurulduysa bugün de aynı şekilde video-online eğitim-yüzyüze iletişim ve kitap birleştirilmelidir. Tabii bir de yapay zeka. Peki bunun için metod bulmak mı daha pratik yoksa eski usulü sürdürmek mi? Herhalde modern araçlardan müstağni kalmak çoğumuz için imkansız veya buna yakındır. O halde şu soruyu soralım: Nasıl bir eğitim usulü izlemeliyiz ki doğruyu yanlıştan ayırt eden bir nesil yetiştirelim? Bilhassa ebedi kurtuluşumuz için lazım olan İslami ilimleri öğrenip onunla amel edelim?

Yardım ve tevfik sadece Allah'tandır.

SAMİ ARPACI

İZ BIRAKANLARDAN OLABİLMEK

Rabb’imizin bir kural olarak koyduğu zamanın sürekli olarak ileriye doğru gitmesi ve zamanın akış halinde olması önemli bir husustur. Zira gerek bu yazıyı yazarken gerekse de siz bu yazıyı okurken o ana bir daha geri gidemeyeceğiz. Bunun böyle olmasında Rabb’imizin nice büyük hikmetleri vardır. Hal böyleyken bunun bilincinde olanlar Rabb’imizin bizlere bahşetmiş olduğu zaman nimetini bir ganimet bilmesi gerekir. Şu anda hayattaysam imtihan yerindeyim ve Rabb’imin rızasını kazanacak işlerin peşinde olmam lazım diye düşünmemiz ehemmiyet arz ediyor. Zira bu ömrü biz boş işlere de sarf etsek hiçbir şey yapmadan da otursak bir şekilde geçip gidecek.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi: “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur.” Bizler müslümanlar olarak işimizin vaktimizden çok olduğunun farkında olmalıyız. Evet yapılacak işimiz çoktur, vakit ise pek azdır. Vaktin kıymetini bilmek sadece konuşmakla olmaz, iz bırakacak işlerin peşinde olmayla olur. Bu da ancak Efendimiz (s.a.v.)’den bugüne İslam’a hizmet etmiş, bu uğurda canıyla ve malıyla Allah yolunda mücadele eden, cihad eden İslam Büyükleri’nin izinden gitmekle mümkündür. Dört Halife Devri, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve günümüze kadar İslam davası için mücadele etmiş olan bütün İslam Büyüklerinin izinden gidebilmek onların hayatlarını çok iyi bilmemiz ve kendi hayatımıza tatbik etmemizle mümkündür. O abide şahsiyetler önümüzü aydınlatan bir fener hükmündedir. Onların bizlere bırakmış olduğu mukaddes emanete sahip çıkmak onları tanımaktan geçiyor. Tanıyıp yaşadığımız asra iz bırakabilmek için.

Sadece bugünü değil bir yıl sonrasını, 10 yıl sonrasını, 100 yıl sonrasını düşünecek bir tahayyüle sahip olunarak geleceği düşünen büyük bir ufka sahip olmak elzemdir. İşte o zaman iz bırakanların izinden giderek Hak ve hakikat namına iz bırakanlardan olabiliriz. Bu hususta Milli Gençlik Vakfı’nın Şehit Genel Başkanı Adnan Demirtürk Ağabey bir konuşmasında: **“Bir yıl sonrasını düşünüyorsanız bir tohum ekin, on yıl sonrasını düşünüyorsanız bir fidan dikiniz; ama yüzyıl sonrasını düşünüyorsanız bir insan yetiştiriniz."**2 diyerek her zaman bu ufka sahip olmamız gerektiğinin altını çiziyor.

Geleceği kurmak ancak ülke gençliğinin ihya edilmesi, gerektiği gibi milli ve manevi değerlerle donatılarak yetiştirilmesi ile mümkün olabilir. Her genç kardeşimiz, bizim geleceğimizdir, geleceğimizden bir yansımadır. Yapacağımız bütün çalışmaların temelinde gençlerin olması gerekir. Gençlik davamızın ve nesil yetiştirme gayretimizin olması bizlere zamanımızı daha verimli kullanmamıza vesile olabileceği gibi aynı zamanda iz bırakan büyüklerimizin izinden giderek iz bırakacak işlere de imza atmamızı sağlayacaktır.

Ülkenin geleceği, ümmetin geleceği ve insanlığın geleceği için çalışma yapmak ve bunun derdi ile dertlenenlerin boşa geçirecek vakti olur mu? Gündelik yapay gündemlerle uğraşmaları; şahsi ihtirasların, geçici dünyalıkların, şöhretin ve servetin peşinde koşmaları düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez. Çünkü ömür sermayesini Rabb’inin rızasını kazanabilmek için harcayan ve bu uğurda çalışmalar yapan birisinin boş, malayani işlere vakti olmaz, olmayacaktır da. Değişmez gündemimiz kıyamete kadar devam edecek olan Hak ile Batılın Mücadelesidir. Gündemi her daim bu olanlar ve bu derdi olup canla başla çalışanlar ömür sermayesini de Hakk’ın rızasına uygun kullanacaklardır. İşte o vakit iz bırakan öncü şahsiyetlerin izinden gidilecek ve gelecek nesiller için örnek olacak izler bırakılabilecektir İnşaAllah.

EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN

MUHAMMED ALİ TÜREGÜN

DÖRT ADAM

Dağlara sorun bizi,

Denizlere sorun bizi,

Evini kalbine mesken edenlere sorun bizi.

Bizi bize sorun, başkalarına değil.

Saçımız gür, gönlümüz geniş bizim,

Bereketlidir bizim toprağımız.

Yolsuzu değil, şuursuzu değil, davası olanı ararız.

Dava ki hak davası, yol ki Peygamber yolu.

Aşk ki gönlümü yakar, kavurur.

Gençliğimden midir bilmem ama kalbim çap çap vurur.

Gök masmavi, toprak simsiyah.

Göğe savrulan rüzgâr bugünde bedbah.

Solan güller, eriyen kar bitti artık.

Hey inkılap, rüzgârın ta kendisi olsan neye yarar?

Dört adamız biz, yürüyoruz.

Azız ama nereye gittiğimizi biliyoruz.

Üsküdar soğuk, gece rüzgârlı.

Rüzgârın soğuğunu alıp alıp geliyoruz.

Martılardan korkan balıklar,

Denizin dibine girmeyi bırakın artık.

Kartallar çıktı artık meydana.

Gezin ebedî sizin olan deryalarda.

Bir bilinmezlik diyarında kendini arayan dört adamız biz.

Biri endişeli, biri tedirgin, diğeri düşünceli ama biri kararlı.

Ve suskun bakışlar arasında ufukları seyreden dört gözüz biz.

Emrine âmâde olduğumuz kaderin,

Gökyüzünde yıldızlarını arayanlarız biz.

Kararmış dünyanın karanlık gecelerinde sabahın güneşini gizleyeniz biz.

Ufukta parlayan denizlerin akıbetini bilen,

Balıkların seslerini duyanız biz.

Çoşkun Rüzgârın aşkından deli deli estiği ilahî kader,

Sonunda getirdi bizi bir araya.

Dört adam rüzgâra bakıyor.

Durmadan esen rüzgâr,

Durmadan onları selamlıyor.

"Sâni, ayağınızın altındaki toza kurban olsun!"

Hey, nereye gittiğini bilen dört adam! Size de selam olsun

MEHMET EMİN GÜLİCEM

NE OKUYALIM?

KIRLANGIÇLAR ERKEN GÖÇTÜ

Edebiyatçı-yazar Merhum Şerif Benekçi’nin kaleme almış olduğu romanlarından biri de “Kırlangıçlar Erken Göçtü” isimli eseridir. Eserin konusu Anadolu’nun küçük bir yerleşim biriminde Selim ve Dedesi Emin’in yaşadıkları etrafında şekilleniyor. Eser yalın ve etkileyici bir üslupla dede ile torunu arasında kurulan güçlü bağı bizlere yansıtmaktadır.

Eserde geçmiş yıllarda ülkemizde gündemde olan süttozu ve doğum kontrol hapı gibi birçok ilginç ayrıntı anlatılmaktadır.

8 Eylül 2026 tarihi itibariyle vefatının 18. sene-i devriyesinde Gedizli Yazar Şerif Benekçi’yi rahmetle ve minnetle yad ediyoruz. Kitabın arka kapak kısmında bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyoruz:

“Hemen her gün kulübenin önüne çıkıp temiz havayı içine çeken, şükür mırıldanışlarıyla bağ içinde şöyle bir gezinen; havada karga, toprakta yabancı ot ve yeraltında köstebekten başka herkesi ve her şeyi dost bilen, bu üç varlıkla sınırlı düşmanlığı bile kendine dert edinen yaşlı adam, hasır seccade üzerinde düşünüyordu.”

Yazar: Şerif Benekçi

Yayınevi: Eşik Yayınları

Sayfa Sayısı: 261

BEYNELMİLEL YAHUDİ

Ford otomobilinin mucidi ve kurucusu olan Henry Ford’un milyonlarca dolarlık bir masraf ve çok geniş bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkmış bir eserdir. Ford Şirketi’nin yayın organı olan “The Dearborn Independent” adlı gazetede 1920 yılında basılmıştır.

Ticari hayatının zirvesindeyken başına iş açacağını düşünmesine rağmen Amerikan toplumunun bir hasta gibi madden ve manen çökmeye başladığını fark ederek Amerika’yı saran gizli bir el konumunda olan siyonizm illetine kayıtsız kalamadı. Şirketin gazetesini çıkarmak için “The Dearborn Independent” adlı gazeteyi satın alarak Amerika’nın en ücrâ köşelerine kadar yaymış olduğu Ford bayilikleri üzerinden neşredeceği kitabı halka ulaştırmayı planlar. Neticede gazetenin tirajı çok kısa bir sürede 900 binlere ulaşacaktır. Amerika’da yüz binlerce adet basılan bu kitabı, diğer dillere çevirerek dünyanın çeşitli ülkelerindeki okuyucuyla da buluşturan Henry Ford, Amerika’yı saran siyonizm mikrobuna karşı sadece Amerikan toplumunu değil, bütün insanları uyandırmak istemekteydi.

Kitabın basımının üzerinden 100 sene geçmesine rağmen kitap anlattığı gerçeklerle yaşadığımız zamanı, dünyada yaşanan zulümleri, haksızlıkları ve sömürüyü daha iyi anlamamıza vesile olacaktır.

Muhabir: Abdulkadir Çeribaş