İslam kelime manası itibariyle “sulh ve selâmet gayesiyle boyun eğmek, tâbi ve teslim olmak” anlamına gelmektedir. İslam ile şereflenip Müslüman olmak Rabb’imize (c.c.) kul, Peygamberimiz (sav) ümmet olmaktır. Müslümanlık: “Teslim oldum Ya Rabbi!” diyerek Rabb’imizin (c.c.) emir ve yasaklarına itaat etmek demektir.

Teslimiyet Allah’a (c.c.) olan imanımız nispetindedir. Kulluğumuzun özünü oluşturan teslimiyet, kalbin Allah’a (c.c.) yönelip iman lezzeti ile dolu bir gönle sahip olmaya bağlı bir durumdur. Bu da hayatın her anında İslam’a uygun bir hayatı yaşama gayretiyle, İslam’ı hayatımıza hâkim kılmak için çalışmakla olur. İslam için yaşamak ve yaşatmak müminin hayat gayesidir.

Teslimiyeti yalnızca Allah’a (c.c.) hasredebilmek için öncelikle bütün güç ve kudretin sadece Allah’a (c.c.) ait olduğuna, O’nun (c.c.) izni olmadan hiçbir varlığın fayda ya da zarar vermeye güç yetiremeyeceğine, her şeyin fânî, ancak O’nun (c.c.) bâkî olduğuna, her şeyin O’na (c.c.) muhtaç, O’nun (c.c.) ise hiçbir şeye muhtaç olmadığına ve O’nun (c.c.) bir benzerinin bulunmadığına kalben iman etmek ve bu imanı itmi’nân derecesine ulaştırmak gerekmektedir.

Bir teslimiyet örneği olarak Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatına baktığımızda Cenab-ı Hakk’ın Hazret-i İbrahim’i (a.s.), Hazret-i İsmail’i (a.s.) ve Hâcer validemizi çok büyük imtihanlardan geçirdiğini görüyoruz. Cenab-ı Hak bir mükâfat olarak onların teslimiyetteki ihlâslarını, umre ve hac ibadetleriyle ebedîleştirmiştir.

Allah (celle celâlühû), Hazret-i İbrahim’i dost edinince melekler:

“–Ey Rabbimiz! İbrahim Sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evladı var. Kalbi bunlara meyyâldir...” dediler.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), mancınıkla ateşe atılacağı zaman melekler heyecanlandı. Bir kısmı, Hazret-i İbrahim’e yardım etmek için Allah Teâlâ’dan izin istedi. Melekler, Hazret-i İbrahim’e bir isteği olup olmadığını sordular. O ise:

“–Dostla dostun arasına girmeyin!” buyurdu.

Daha sonra Cebrail (aleyhisselâm) geldi:

“–Bana ihtiyacın var mı?” diye sordu.

İbrahim (aleyhisselâm):

“–Sana ihtiyacım yok. O bana yetişir; O ne güzel Vekîl’dir!” buyurdu.

Nitekim Halîlullah’ın bu yüce teslimiyeti ve yalnız Hakk’a tevekkülü üzerine Allah Teâlâ ateşe emretti:

“...Ey ateş! İbrahim’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69)

Bu emirle birlikte İbrahim’in (aleyhisselâm) düştüğü yer bir anda gülistana döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı.

Hz. İbrahim (a.s.) ile Hz. İsmail’in (a.s.) yine bir diğer kıssada büyük bir imtihana tabi tutulduğunu görmekteyiz.

İbrahim’in (aleyhisselâm), Allah’a verdiği sözü yerine getirmesi için oğlu Hazret-i İsmail’i kurban etmesi lâzımdı. Hazırlıklarını yapıp yola çıktıklarında melekler heyecanlandılar:

“–Bir peygamber, bir peygamberi kurban etmeye götürüyor!” dediler.

İsmail (aleyhisselâm) ise babası Hazret-i İbrahim’e:

“–Ey babacığım! Emrolunduğunu yap! İnşâallah beni sabredenlerden bulursun.” dedi.

Baba-oğul, bu şekilde teslimiyet deryasında yüzerlerken Cebrail (aleyhisselâm) yetişti. Bıçağı köreltti. Cennetten kurban edilecek koçu indirdi. (Bkz. Taberî, Târih, I, 275; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 112; Hâkim, II, 606/4040)

Bu kıssalarda gördüğümüz gibi İslam tarihinde sayısız teslimiyet örneği biz Müslümanların önünde örnek almamız için durmaktadır. Temsiliyetin temel şartı Allah’a (c.c.) teslimiyet ve kulluktur. Abdullah olmaktır. Allah’a kul olmakla olunur ancak Hak davaya nefer.

Bunu, bin yıl dünyaya İslam ile hükmetmiş, hakka ve adalete dayanan adil bir nizam kurmuş ecdadımızda görüyoruz. Hakk’a teslim olup Hakk’a hizmet etmek için kıtalar dolaşan ecdadımıza Rabb’imiz (c.c.) üç kıtada hükümranlık nasip etti. Teslim olan ecdadımız hakkın ve hakikatin temsilcisi oldu.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın defalarca kuşatılmasına rağmen alınamayan İstanbul’u fethederek Peygamberimiz’in (sav) hadisine mazhar olması Rabb’imize (c.c.) teslimiyetinin bir sonucudur. Teslimiyet; inanç, azim, kararlılık, çalışma ve tevekkülü de beraberinde getirir.

Tevekkül, elimizden geleni yaptıktan sonra dua edip Rabb’imizden (c.c.) hakkımızda hayırlısını istemektir. Yani gönlü Allah ile dolu olan kimsenin yalnız O’na güvenmesi ve O’na sığınmasıdır. Biz seferden sorumluyuz, zafer Allah’tandır şuurunda olmaktır.

Bizler Allah’a tam manasıyla teslim olabilirsek davetimizde, sözümüzde ve fiillerimizde hiç şüphesiz daha tesirli oluruz. Genç nesillerin millî ve manevi değerlerine bağlı olarak yetişmesi için önlerinde Allah’a tam olarak teslim olmuş, kulluk görevini yerine getirmeye gayret eden ve canıyla, malıyla Allah yolunda mücadele eden örnekler bulunmak durumundadır.

İş insanın kendisinden başlıyor. Kendini fethedemeyen başkasının gönlünü fethedemez. Yaşamayan yaşatamaz, gönülden konuşmayan gönle hitap edemez.

Rabb’ine (c.c.) teslim olan temsil eder, öncü olur, öncü nesil yetiştirir. Öncü nesiller de Hakkı ve hakikati yaşadığı zamana ve mekâna hâkim kılar Allah’ın izniyle.

Teslimiyet olmadan temsiliyet olmaz! Rabb’imiz (c.c.) cümlemizi kendisine hakiki manada kul olup teslim olanlardan eylesin. Çevresine, şehrine, ülkesine, ümmete ve insanlığa öncü nesiller yetiştirmeyi ve bu husustaki örnekliği cümlemize nasip eylesin.

EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN
MUHAMMED ALİ TÜREGÜN


TOHUMDAN REYONA: TÜRKİYE TARIMININ GÖRÜNMEYEN KRİZİ

Türkiye’nin bir zamanlar tarımda kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olduğu söylemi, bugün yerini “buğdayı, samanı bile ithal ediyoruz” serzenişlerine bıraktı. Trakya’nın ayçiçeğinden Anadolu’nun mercimeğine kadar temel ürünlerin dışarıdan alınması, tarımın tamamen yok olduğu hissini yaratıyor. Ancak veriler ve sahadaki gerçeklik, “öldük bittik” şeklindeki aşırı retorikten çok daha karmaşık bir tablo sunuyor. Üretim tamamen bitmiş değil, fakat tarım yapısal bir krizin içine sürükleniyor.

İthalatın Arkasındaki Gerçek: Tüketim mi, İhracat mı?

Kendi kendine yetme fikri, eski dünya düzeninden kalma bir ezberdir. Bugün dünyada hiçbir ülke her ihtiyacını kendisi üretemez. Ancak buğday ve ayçiçeği gibi temel gıdalardaki ithalat rakamları ilk bakışta kafa karıştırıcıdır. Tarım ve Orman Bakanlığı raporlarına göre tahıl ithalatımız milyonlarca tonu aşarak yüzde 29 artış gösterdi ve Türkiye dünyanın en çok buğday ithal eden üçüncü ülkesi oldu. Fakat TÜİK verilerine bakıldığında buğday yeterlilik oranımızın yüzde 118 olduğu görülüyor.

Ortada bir çelişki yok; Türkiye buğdayı veya ayçiçeğini iç piyasadaki açlık sebebiyle değil, gıda sanayisinde hammadde olarak kullanmak için ithal ediyor. Dışarıdan alınan buğday; un, makarna ve bisküviye dönüştürülerek dünyaya satılıyor. Benzer şekilde, kendi tüketimimizin ancak yüzde 72’sini karşılayabildiğimiz ayçiçeğinde dünyanın en büyük ithalatçısı konumundayken, aynı zamanda rafine ayçiçeği yağı ihracatında da sektör lideriyiz.

Dolayısıyla bir ürünün ithal edilmesi her zaman tarımın bittiği anlamına gelmez. Asıl tehlike, sanayide kullanılacak hammaddenin neden kendi topraklarımızda yeterince ve verimli bir şekilde üretilemediğidir.

Bir Tarım Nasıl Yavaş Yavaş Gözden Düşer?

Türkiye’de tarım bir gecede çökmedi, ancak makro ve mikro veriler arasındaki uyumsuzluk sahadaki sorunları gözler önüne seriyor. 2011 ile 2023 yılları arasında sebze üretimi 27,5 milyon tondan 31,8 milyon tona çıkarak yüzde 15 büyümüş, patates üretimi yüzde 25, kırmızı mercimek üretimi ise yüzde 40 artış göstermiştir. Ancak buğday üretimi, nüfus artmasına rağmen 21,8 milyon tondan 22 milyon tona çıkarak yerinde saymıştır.

Sahadaki asıl kriz üretim hacminden ziyade işin sürdürülebilirliğinde yatıyor. Bugün Türkiye’de çiftçilerin yaş ortalaması 59’a dayanmış durumda. Gençler tarımdan uzaklaşıyor çünkü tarım artık para kazandırmıyor.

Anavatanı Türkiye olan kırmızı mercimeğin bugün en büyük ihracatçısının Kanada olması bunun en net örneği. Kanada, genetiği iyileştirilmiş, boyu uzun mercimek tohumlarıyla biçerdöver hasadını kolaylaştırıp Türkiye’ye kıyasla yüzde 40 daha verimli üretim yapıyor. Türk sanayicisi, işlemek için daha ucuz olan Kanada mercimeğini tercih ettiğinde yerli çiftçi rekabet edemiyor.

Verimlilikte geri kalınması, çiftçiyi ya kârından vazgeçmeye ya da toprağı tamamen terk etmeye zorluyor.

Ölçek, Planlama ve Kooperatifleşme Krizi

Avrupa’da tarımsal üretim güçlü bir planlama ve ölçek ekonomisi üzerinden yürürken Türkiye’de miras yoluyla bölünen küçük araziler teknolojik yatırımı ve makineleşmeyi zorlaştırıyor.

Üretim planlamasının olmaması ise “örümcek ağı teorisi”ni devreye sokuyor: Bir yıl fiyatı artan ve para kazandıran ürüne ertesi yıl tüm çiftçiler yöneliyor. Arz fazlası oluşup fiyatlar çökünce toplama maliyeti satış fiyatını aşıyor ve tonlarca domates veya üzüm sokaklara, tarlalara dökülüyor.

Çiftçi Kayıt Sistemi’nin (ÇKS) etkin kullanılamaması, beyanların denetlenmesindeki sorunlar ve kapsamlı bir tarımsal sayımın eksikliği, devletin arz-talep dengesini kurmasını engelliyor. Avrupa’daki kooperatifler büyük fabrikalar kurup kendi markalarıyla ürünlerini pazarlarken Türkiye’de üretici piyasaya karşı tek başına mücadele ediyor.

Konya’daki şeker pancarı üreticilerinin Torku markasını yaratıp katma değeri kendi içlerinde tutmaları, Türkiye adına başarılı ama maalesef nadir görülen bir kooperatifleşme örneğidir.

Girdiler Dolarla, Destekler Yetersiz

Tarımda çiftçiyi ezen bir diğer büyük yük maliyetlerdir. Gübre, mazot, ilaç ve tohum gibi temel girdilerin tamamı doğrudan ya da dolaylı olarak dövize endekslidir. Kur arttıkça çiftçinin maliyeti katlanırken devlet gıda enflasyonunu frenlemek için ürün fiyatlarını baskılamakta, bu da çiftçinin her yıl daha da yoksullaşmasına yol açmaktadır.

2006 yılında çıkarılan kanunla tarıma ayrılacak desteğin Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın en az yüzde 1’i olması gerektiği hükme bağlanmışken bugüne kadar hiçbir bütçede bu orana ulaşılamamıştır.

Üreticinin maliyetleri artarken desteklerin yetersiz kalması, tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.

Hayvancılıkta Kısır Döngü: Et Neden Bu Kadar Pahalı?

Bitkisel üretimdeki kriz, hayvancılıkta doğrudan bir yıkıma dönüşüyor. Türkiye, 2010 yılından bu yana aralıksız olarak canlı hayvan ithal ediyor. 2024 yılında 514 bini aşan sığır ithalatıyla dünyanın en büyük ikinci canlı hayvan ithalatçısı konumundayız.

Sorunun kaynağında yine derin bir verimsizlik var. ABD raporlarına göre Türkiye’de her yıl 400-500 bin buzağı kaybediliyor. Yüzde 10-15’lik ölüm oranı dünya ortalamasının çok üzerinde. ABD’de 450, Hollanda’da 465 kilogram olan büyükbaş kesim ağırlığı Türkiye’de ancak 290 kilogram seviyelerinde kalıyor.

Bu krizin tetiğini çeken ana unsur ise süt fiyatlarına yapılan müdahalelerdir. Bir büyükbaş hayvan yetiştirmenin maliyetinin yüzde 70’i dolara endeksli yemden oluşur. Yem maliyetleri artarken çiğ süt fiyatlarının düşük tutulması, üreticinin kazancını azaltıyor.

Süt satarak para kazanamayan üretici, çareyi elindeki anaç inekleri kesime göndermekte buluyor. Anaç hayvanlar kesildikçe doğacak buzağı sayısı düşüyor; hayvan sayısı azaldıkça arz daralıyor ve et fiyatları yükseliyor.

Bugün karkas etin Avrupa Birliği ortalaması yaklaşık 350 lira iken Türkiye’de 570 liraları bulmasının sebebi budur. Devlet ise azalan hayvan sayısını dengelemek için tekrar ithalata başvuruyor ve bu kısır döngü her yıl kendini tekrar ediyor.

Mesele Sadece İthalat Değil

Tartıştığımız şey yalnızca market raflarındaki etin veya mercimeğin fiyatı değil. “Paramız var ki ithal ediyoruz” mantığı, barış zamanlarında basit bir ticari argüman gibi dursa da Rusya-Ukrayna savaşının ilk günlerinde yaşanan ayçiçek yağı krizinde görüldüğü üzere ülkeyi büyük bir gıda riskine sokar.

Gümrüklerin kapandığı bir senaryoda sadece paramız olduğu için beslenemeyiz.

Tarım ve hayvancılık politikalarının başarısı, ne kadar ithalat sözleşmesi yapıldığıyla değil, sahadaki çiftçinin emeğinin teknoloji, planlama ve kooperatifleşme ile nasıl korunduğuyla ölçülür.

Kendi gıdasını üretebilmek bir lüks değil; bir ülkenin bekası ve bağımsızlığı için en temel şarttır.

AHMED EMİN SOLHAN


NE OKUYALIM?

ÇOCUKLUĞUN KEŞFİ

Eğitimci-yazar Ebubekir Ertem’in kaleme aldığı eserlerden biri de Çocukluğun Keşfi isimli eseridir. Kitap, 0-6 yaş döneminde bağlanma ve mahremiyet konularında anne-babaların nasıl bir yol izlemesi gerektiğini anlatıyor.

Uzman çocuk ve aile danışmanı olan yazar, 0-6 yaş döneminde çocuk eğitimini adım adım ve akıcı bir üslupla ele alıyor.

Kitabın arka kapak yazısından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyoruz:

“Çocuk eğitimi, yalnızca çocuğun eğitilmesine yönelik bir kavramsallaştırma değildir. Anne ve babanın bilinçlenmesiyle başlayan uzun bir yolculuktur bu. Dahası bugün, anne babanın çocuk eğitiminde bilinçlenmesinden de öte, insanın kendini bireysel anlamda fark etmesini kapsayan bir yolculuktan söz etmekteyiz. Bu farkındalık, bireyin kendi çocukluğunu keşfetmesiyle adım adım kazanılacaktır.”

Yazar: Ebubekir Ertem

Yayınevi: Cezve Kitap

Sayfa Sayısı: 232

OKUMA AŞKI

Eğitimci-yazar Cemal Nar’ın kaleme aldığı Okuma Aşkı, okumanın insan hayatındaki önemini ve yerini akıcı bir üslupla anlatıyor.

Kitap, “Okuma Aşkı” ve “Okumama Problemi ve Çözümü” bölümlerinden oluşuyor. Bu bölümlerde okuma meselesi çok sayıda alt başlıkla farklı yönlerden ele alınıyor.

Kitap; ayetler, hadis-i şerifler, İslam tarihinden örnekler, okuma üzerine yazılmış eserlerden alıntılar ve bilimsel çalışmalarla zengin bir içerik sunuyor.

Kitabın arka kapak yazısından bir kesit:

“Kitapsız, bilgisiz, kültürsüz ve sanatsız bir hayat, burnumuzun ucunu göremediğimiz zifiri karanlıkta, dağlarını, yamaçlarını, uçurumlarını, vadilerini, bataklık ve sularını, içinde yaşayan hayvan ve insanlarını bilmediğimiz zor bir coğrafyada yol almaya benzer. Okumak bizim hem ışığımız, hem de kılavuzumuzdur; hatta ekmeğimiz ve suyumuzdur.”

Yazar: Cemal Nar

Yayınevi: Yüzakı Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 333

Muhabir: Muhammed Ali Türegün