Öyle bir yazıda biter mi rüzgâra verilen anılar. Bir besteye sığar mı, kan yutup kızılcık suyu içtim, demeler.
O hastane odasında her uyandığında, leğende yoğurduğu hamurda kalmıştır aklı. Anlatmaya çalışır yanında nöbet değişiminin tartışmasını yapan gelinlerine.
Leğendeki hamur ekşimesin, bazlamayı yapın, yiyin; diyecektir ama ne sesi çıkmaktadır, ne elini oynatabilmektedir.
Fakat o iki eltinin tartışmasını duyabilmektedir.
Kulakları felç olmamıştır ki. Kocası ile gideceği düğünü anlatmaktadır, sen gel nöbete diyen.
Muhatabı da, evine gelecek misafirleri öne sürmektedir. Gidin, ben yalnız dururum ama ne olur bağrışmayın diye haykırmaktadır, ne ki sesi de sinip saklanmıştır yüreğine.
Ah o gecenin gümüş sofra takımlarına vurmuş binlerce ampulün aydınlattığı ancak kapkaranlığında soğuk salonun.
Söz alanların yapılan yanlışları söyleyecekleri yerde, yağdanlık olup, akıp, etrafı katrana buladığı o toplantıda.
Bu kadar mı yara alırdı insanlık, bu kadar mı küçülürdü koca adamlar, bu kadar mı tabaklarına düşen maketler olabilirdi.
Yüreklerini çıkarıp hangi kafes arkasına hapsetmişlerdi.
Kendisi kalkıp da, “efendim, yanlış bir karardı” dediğinde, çatılan kaşlar, oynayan burunlar, çatal bıçak atmak olan “kaybol” diyen hiddetli bakışlar.
Her şey, her yerde söylenmez.
Nisan yağmurlarının çekilişi gibi insan yürekleri pare pare.
Dünden kulağında küpe kalmadı elbet.
Lakin genç kız hayatın yeni bir otobüsüne atladığında, hayat gemisi hep Verona’da durmuyor işte.
Evlilik denilen aşkın fedakârlık mutfağında battaniyeyi çekip sızdığı koltukta, ağır hastalığında yoktur eşi yanında.
Hatırını bile sormamış, süslenip dışarı kaçmıştır.
Verona hali, aşkın şehrinin böceği karışmıştır rüzgârlara.
Görüp de susmak düşmüştür, omuzlarındaki yabancı kokulara, bakışlarındaki yaban renklere.
Genç kızın ölesiye nefret ettiği, azarladığı için kızdığı, bağırdığı için kaçmak istediği o evin sahibi adam çıkıp gelmiştir.
Yavrum nasılsın deyip, battaniyesini üzerine örtmüş, yarelerini tedavi etmeye, gözyaşlarını silmeye gelmiştir.
Kız o durakta erken indiğinde.
Arkasında Verona’dan arta kalma harap evliliğini bıraktığında.
Eski evine döndüğünde.
Gözyaşlarını silerken ya bu adam da olmasa hayatımda, nereye sığardım nerede olurdum deyip yüreğine hıçkırdığında.
Annenin, çocuklarının; “fazla çekmese” duaları tutmuş, bir ay sürmüştür yatak misafirliği fakat dilini her oynattığında, söyleyemedikleri.
Erik ağacının gövdesinde unuttuğu, bu bahar alacağı iplerin gövdeyi nasıl kesip yaralayacağını duyuramamıştır çocuklarına. Hamuru halletmişlerdir ama bahçeye çıktıkları mı vardır ki, nereden bileceklerdir salatalık fidelerinin sarması için ağaca doladığı ipleri.
Gecenin karanlığında eve döndüğünde, kapıyı açan eşine sarıldığında doğruyu söyleyen deli yürek; “Üzülme sevgilim, sakın canını sıkma, ipimi çektiler, ayrılırken toplantıdan söylediler artık aramızda yoksun, dediler; olsun, o kadar kişi arasında hakkı söyledim ya”.
Genç kız tedavisi olumlu geçip baba evine döndüğünde, ruhu restore olmuş mırıldanmaktadır; “Yılmak yok, yola yalnız devam, yanımda dağ gibi babam, Verona kapkaççısı giderse gitsin, moralimi düzeltmeliyim, Rahmanın ipine sımsıkı sarılmalıyım”.