Şiddetin Örgütlenmesi adlı yazıda şiddet kelimesini geniş anlamda düşündüğümüzde “terör” kavramını da içerebileceği üzerinde durmuştuk. Belli bir hedef veya amaç için gücün çeşitli araçlara başvurmak suretiyle kullanılmasını kısaca “terör” olarak düşünmek mümkündür. Hareketin belli unsurları taşıması halinde, hukuk, özellikle ceza hukuku bunu suç olarak kavrayıp tanımlar. Nitekim herhangi bir hareketin belirlenmiş unsur ve nitelikte gerçekleşmesini hukuki bakımdan suç olarak tanımlama yanında, bu hareketin nitelik farkına bakılarak suç ayrımı da yapılabilmektedir. Hareketin niteliği suç ayrımına, oradan da ceza derecelenmesine gidilmektedir. Bu ve benzer konular hukukun, özellikle de Ceza Hukuku’nun en tartışmalı konularıdır. Asıl olarak da Hukuk Felsefesi, bizzat “hukuk” kavramından başlayarak bütün olarak hukukun kaynağı, nitelikleri, amacı, işlevi vb. konuları birer sorun bağlamında ele alıp tartışmaya açar. Ne var ki, hukuk kültürümüz bu yönüyle bir hayli yoksulluk içindedir ve hukuk fakültelerinin müfredatında, çoğunlukla seçmeli ders olarak yer verilse de, iş olsun kabilinde bir yaklaşım söz konusudur. Hukuk Felsefesi yanında Hukuk Sosyolojisi, Fikri Mülkiyet, İnsan Hakları Hukuku gibi hukuk dallarını da burada anmak gerekir.

Hukuk kültürü gelişmemiş ya da yeterince kavranmamış toplumlarda, o toplumların yönetimleri de insanın doğasını dikkate almadan hareket etmeyi kendiliğinden bir hak olarak algılama ve görme yanılgısına düşerler. Hatta yönetme yetkisini kendi varlığından kaynaklanan bir hak gibi görme alışkanlığı kazanırlar. Dolayısıyla siyaset etme tarzı da buna göre kavranmaya ve biçimlenmeye başlar. Sonuçta ortaya karışık bir siyasi rejim hükümferma olur. Tanımlanmamış bir şiddet yönetimin neredeyse asli unsuru haline dönüşebilir.

Yakın zamanlarda bunun çarpıcı örnekleriyle sıkça karşılaşılması üzerinde ciddiyetle durulması gereken tehlikeli gelişmeler olması gerekirken, devletin adeta kayıtsız bir tavır sergiler durumda kalması oldukça düşündürücüdür. Bu tür olayları salt siyasi rekabet bağlamında görmek, ayrıca başlı başına bir vahamettir. Başkentin göbeğinde, güvenlik sağlamakla yükümlü görevlilerin olduğu bir ortamda, hem de bir cenaze töreninde bir muhalefet parti başkanı ve üyelerine linç girişiminde bulunulması “şiddet”in yönetim yöntemi olarak kabullenilmesi anlamına gelebilir.

Son örnek, İstanbul’un en yoğun nüfusa sahip ilçelerinden Bakırköy’de, bir gazetecinin gün ortasında saldırıya uğramasıdır. Kamera görüntülerine bakıldığında bu saldırının bilerek, istenerek yapılan bir şiddet hareketi olduğudur. Saldırıya uğrayan gazetecinin o saatte, o yerden geçeceği bilinmektedir. Dolayısıyla planlanmış bir şiddet hareketi söz konusudur. Saldırıya uğrayanın kişisel varlığı değil, açıkladığı ve savunduğu görüşler, saldırıya uğramasının nedenini oluşturmaktadır. Yani düşüncesi ve ifadesinden dolayı o kimse hedef alınmıştır ki, öncelikli olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün açık bir ihlali söz konusudur. Gerek bu son olay olsun, gerekse daha önceki siyasi kimliği olanlara karşı yapılan saldırılar, açıkça göstermektedir ki, şiddet bir yönetim tarzı olarak kullanılmaktadır.

Tekrar etmek bile fazla. Bireyin en temel hak ve özgürlüklerinin başında düşünce ve ifade özgürlükleri yer alır. Bu hak ve özgürlüklerin olmaması halinde diğer temel hak ve özgürlükler adeta işlevsiz hale gelirler. Dolayısıyla insan olarak bireyin maddi ve manevi varlığını dayandıracak bir temelden söz etmek imkânı ortadan kalkar.