“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

“Şartlarına uygun olarak yapılacak yöneticilik Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için yapılan amellerin en üstünü olduğunda âlimler icma etmişlerdir. İz b. Abdüsselam (r.h.) şöyle demiştir: “Yöneticiliğin Allah’a itaatin en faziletlisi olduğunda Müslümanlar ittifak etmişlerdir. Adil yöneticiler de başkalarına nazaran sevapları en çok ve Allah Teâlâ katındaki makamları en yüce olan kimselerdir. Zira Allah’ın koyduğu emir ve yasaklar onların vasıtasıyla uygulanır. Yine onların eliyle her türlü batıl, muharremat yeryüzünden kaldırılır.” Muhammed bin el-Velîd et-Tartuşi (r.h.) ise şöyle demiştir: “Adaletle hükmeden Müslüman bir yöneticinin bu makamı üzerinde Mürsel peygamberler ve mukarreb meleklerden başka hiçbir kimse yoktur.” (1)

Müslümanlar biat ve itaat üzere yaşarlar. İslam toplumu da biatlı bir toplumdur. Lider ve itaat o kadar önemlidir ki üç kişi bir arada bulunsalar dahi Resulullah (s.a.v.) içlerinden birisini lider olarak seçmelerini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Bir arazi boşluğunda üç kişi bulunup da içlerinden birinin emir olmaması helal değildir” (2) “Üç kişi yola çıktığında içlerinden birini emir seçsinler.” (3)

Yöneticiliğin bu kadar faziletlerine rağmen sahabeler bu görevi layıkıyla yerine getirememe endişesiyle milletin işlerini üzerlerine almaktan arslandan kaçar gibi kaçmışlardır. Üzerlerine bir görev aldıklarında da gece gündüz demeden bütün mesailerini o iş için harcamışlardır. Nitekim Hz. Ebubekir (r.a.) halife seçilmeden önce ticaretle uğraşmaktaydı. Halife olunca ticareti bıraktı ve hazineden kendisinin ve ailesinin maişetini temin edecek kadar cüz’i bir maaş almaya başladı. Ömer b. Abdülaziz halife seçilmeden önce çok zengin birisi idi. Ama halife seçilince bütün mal varlığını –hanımının ziynet eşyaları dâhil- hazineye bağışladı ve beş parasız vefat etti. Ama günümüzde bu makamlara servet kazanmak için geliniyor. Bir yere belediye başkanı olan kişi göverinin sonunda ayrıldığında nerede ise o bölgenin maliki oluyor ve kiradaki mülklerinin işlemlerini takip edecek adamlar tutuyorlar.

Bununla beraber milletin işlerini üzerine alanların sadece dürüst olmaları da yetmez. Zira dürüstlük zaten herkesin ortak vasfı olmak zorundadır. Sırf bu vasfı var diye de bir insan yönetici olamaz. Zira yöneticilik, dürüstlüğün dışında özel kabiliyetlere, üstün meziyetlere sahip olmayı gerektiren bir iştir. Gerekli bilgi birikimine ve yöneticilik kabiliyetlerine sahip olmayan kimselerin bu görevlere talip olmaları kendileri için büyük bir vebal olacağı gibi, yeteneksiz insanları sırf kendilerine yakın durdukları için ya da kendilerine kul-köle derecesinde sadık oldukları için çeşitli makamlara atayanlar da bu vebale ortak olurlar. İlk İslam devletinin kurucusu ve yöneticisi olan Resulullah (s.a.v.) Efendimiz herhangi bir yere emir ya da yönetici atarken emniyet ve liyakate büyük önem verirdi.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî  (r.a.) anlatıyor: “Amcamın oğullarından ikisiyle birlikte Resulullah (s.a.v.)’in yanına girdim. Onlardan biri: ‘Ey Allah’ın Resulü! İdaresini Allah Teâlâ’nın sana verdiği görevlerden birine bizi âmir tayin et’ dedi. Diğer amcaoğlu da benzeri bir söz söyledi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Vallahi biz isteyeni veya görev hırsı bulunanı yönetici yapmıyoruz.” (4)

Meziyet ile fazilet birbirinden çok farklı şeylerdir. Nice eli öpülecek, duası alınacak faziletli kimseler vardır ki, idarecilik ve yöneticilik yapacak kabiliyetleri yoktur. Ensar’ın liderlerinden Üseyd b. Hudayr’ın “Falan kimseyi vali tayin ettiğin gibi beni de tayin etmez misin?” diye Resulullah (s.a.v.) Efendimizden idarecilik görevi istemiştir. Ama Allah Resulü, onun bu isteğini nazikçe geri çevirmiştir. Useyd b. Hudayr (r.a.)’ın kastettiği zâtın Amr İbni Âs olduğu söylenmektedir. Amr İbni Âs yöneticilik ve kumandanlık konularında üstün meziyetlere sahipti. Hz. Ömer onun bu yönünü pek takdir eder ve “Amr’a mutlaka yöneticilik yaptırmak gerekir” derdi. Halkın menfaati işe ehil olanı tayin etmeyi gerektirdiği için Resulullah (s.a.v.) Amr İbni Âs’ı birçok kereler yönetici ve komutan yapmıştır. Hatta bir defasında Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) gibi büyük sahabilerin bulunduğu bir birliğe komutan olarak Amr b. As (r.a.)’ı atamıştır. Bu seriyye sonrası Amr İbni As (r.a.) kendi kendine: “Rasûlullah’ın yanında benim yerim daha üstün olmasa herhalde beni Ebubekir ve Ömer’in başına kumandan yapmazdı” diye bir duyguya kapıldı. Bunu test etmek istedi. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin huzuruna vardı ve: “Yâ Rasûlallah! Halkın, sana en sevgilisi kimdir?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.): “Âişe’dir” buyurdu. “Erkeklerden kimdir?” dedi. “Âişe’nin babası” buyurdu. “Ondan sonra kimdir?” dedi. “Ömer” buyurdu. Birkaç kez soru ve cevap şeklinde karşılıklı konuşma devam etti. Nihayet kendi isminin en sonraya bırakılmasından korkarak sustu. Böylece üst üste aldığı elçilik ve komutanlık görevlerinin fazilet vesilesi olmadığını anladı.

İşin ehil olmayanlara verilmesi, cehaletin yaygınlığı ve ilmin ortadan kalkmış olmasından ileri gelir. İşin aslını bilenlerin bulunduğu bir ortamda ehil olmayanlara işlerin verilmesi ümmete ihanettir. Ama işin ehli olan insanların da kendilerine tevdi edilen görevlerden kaçmamaları gerekir. Zira o takdirde milletin işleri facir ve münafıkların elinde kalır.

1) Said Havva, İslam’da Yönetim ve Yönetici, 20

2) Ahmed b. Hanbel

3) Ebu Davud, 2608

4) Buhârî, Ahkâm 7, İcâre 1, İstitâbetü’l-mürteddîn 2; Müslim, İmâre 15.