İnsan emeğini sömüren, insana hakkını vermeyen, tabir-i caizse “kula kulluğu” bir kural haline getirmiş bir sistem, bütün insanlığı avucuna almış kemiriyor da kemiriyor. Dünyanın tüm kaynaklarını, bitmek bilmez bir iştiha ve oburlukla sömürüyor da sömürüyor. Ne doyacağı var, ne de utanıp sıkılacağı… 

İşin kötüsü ve garibi, bu zalim ve adaletsizlikte çığır açmış olan sisteme tabi olmanın adeta “olmazsa olmaz” telakki edilmesi. Kapitalist olmayana dünyada yer yok sanki. Kapitalizmle iş görmemek sanki ayıp, günah, yasak! Burada bir mecburiyet mi var, yoksa gönüllü bir kölelik mi, işte orası tartışmalı.

Ekonomi ilminin uygulama sonuçlarını görmenin en müsait yolu istatistiklere, verilere bakmak. Ancak verilere, istatistiklere bakarken, işin içindeki “insan unsurunu” basit bir veri veya istatistiki unsur olarak görmemek meselenin bamteli. Kapitalist gibi bakarsanız sorun değil ama Müslüman gibi bakacaksanız insana veri veya istatistik muamelesi de yapamazsınız!

Geçtiğimiz ay “Wealth-X Billionaire Census” tarafından derlenen verilere göre, dünya üzerinde 2 bin 473 “dolar milyarderi” var ve bunların 1.7 trilyon doları aşkın nakit servetleri dünya üzerindeki toplam nakit servetin yüzde 22.2’sini oluşturuyor. Yani 7.5 milyarlık dünya nüfusu içinde sadece ve sadece “2 bin 473 kişi”, dünyadaki nakit paranın beşte birine hükmediyor. Bu “kaymak tabaka”nın toplam serveti de 7.7 trilyon dolar seviyesinde.   

Bu akıl almaz ve vicdanlara sığmaz bir adaletsizlik manzarası değil mi? Dünya üzerinde 760 milyon insan aç, ki dünya nüfusunun 10’da birinin aç olması demek bu. Yaklaşık 1.5 milyar kişi günde 1.25 dolardan daha az bir parayla geçinmek zorunda kalıyor. Yani 1.5 milyar kişi “teknik olarak” yoksul. Koskoca bir kıta, yani Afrika’da ve dünyanın daha birçok yerinde, en temel insani gereksinimlerini (gıda, barınma, tuvalet vs) karşılamaya dahi gücü yetmeyen milyonlar var. 2 bn 500 kişiye 1 dilim, geriye kalan 7.5 milyar kişiye 4 dilim veren sistemin getirdiği nokta herhalde ki bu olur!

Peki durum bizde farklı mı? Elbette ki, dünyanın en yoksul ve yoksun ülkelerindeki insanlık dramları yaşanmıyor. Ancak Türkiye’de de yoksulluk ciddi bir mesele hala. Türkiye İstatistik Kurumu’nun Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre 2015 yılında ayda kişi başına 520 liradan az geliri olanların (yani “yoksul” sayılanların) sayısı 11.2 milyon kişi olmuş. 

Burada “ayda 520 lira” sınırının teknik bir tanımlama olduğunu ve Türkiye’deki hayat şartları gerçeğiyle de bağdaşmadığını söylemekte fayda var. 520 liranın altındaki gelire sahip olanlar yoksul sayılırken, misal 700 lira kazanan, 1000 lira kazanan, hatta asgari ücret (yani 1300 lira) kazanan yoksul değil mi? En iyimser hesaplamaya göre 11 milyon kişinin yoksul çıkması üzerine düşünmemiz gereken bir durumu yansıtmıyor mu?

En yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun (yani en zengin yüzde 20) toplam gelirden aldığı pay, geçen seneye göre 0.6 puan artarak yüzde 46.5 olmuş mesela. En düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun payı ise 0.1 puan azalarak yüzde 6.1’e inmiş. Yani “en zenginler”, “en yoksulları” ortalama bir hesapla gelirde 7.6’ya katlamış. Böylesi bir gelir adaletsizliği, uygulanan ekonomik sistemin çarpıklığı değil midir? Böylesi bir sistem, zengini daha zengin, yoksulu daha da yoksul kılmaktan başka bir işe yarar mı?

Araştırma sonuçlarından bazılarına bakalım. Nüfusun yüzde 39’u “sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi” sorunu yaşamış mesela. Nüfusun yüzde 68.5’i yıpranmış veya eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını ekonomik nedenlerle karşılayamamış. Yüzde 67.9’luk bir kesim, konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemeleri ve borçları olduğunu beyan etmiş. Bu manzara, en temel ihtiyaçlarını bile insanların karşılayamadıklarını gösteriyor.