CHP’de mutlak butlan tartışmalarıyla birlikte yeniden Kemal Kılıçdaroğlu konuşuluyor.

Kimileri onu her seçimi kaybetmiş bir genel başkan olarak görüyor.

Kimileri ise Türkiye siyasetinde önemli bir değişimin mimarlarından biri olduğunu düşünüyor.

Ben ise tartışmaya başka bir yerden bakıyorum.

Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim:

CHP’nin iç işlerine karışmak, kim haklı kim haksız diye hüküm vermek gibi bir iddiam da yok, böyle bir lüksüm de yok. Bu mesele öncelikle CHP’nin kendi meselesidir.

Ancak 2023 seçim sürecinde dışarıdan süreci takip eden, tercihini açıkça ortaya koymuş ve Millet İttifakı’nın ortak adayına destek vermiş bir vatandaş olarak bazı gözlemlerimi paylaşma hakkına sahip olduğumu düşünüyorum.

Bu vesileyle şunu da ifade etmek isterim:

O günlerde zor zamanda zor bir karar veren, büyük baskılara rağmen inandığı doğrultuda hareket eden Bilge Başkan Temel Karamollaoğlu’na buradan bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.

Ben o gün Millet İttifakı’na ve ortak adayına destek verdim, oy verdim.

Bugün dönüp baktığımda da aynı noktadayım.

Yine olsa yine desteklerdim.

Çünkü o tercihin arkasında makam hesabı değil, Türkiye’nin daha demokratik, daha uzlaşmacı ve daha adil bir ülke olması umudu vardı.

Bugün dönüp dönüp 2023 seçiminin bütün faturasını Kemal Kılıçdaroğlu’na kesmeye çalışanları görüyorum.

Ben bu değerlendirmeyi eksik buluyorum.

Çünkü yıllarca yüzde 25 bandını aşamayan CHP’nin toplumun farklı kesimleriyle yeniden konuşabilen bir parti hâline gelmesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun önemli payı vardır.

Özellikle de helalleşme siyaseti…

Sayın Kılıçdaroğlu’nun başlattığı helalleşme süreci olmasaydı CHP bugün toplumun geniş kesimleriyle bu kadar rahat konuşabilen bir parti hâline gelemezdi.

Daha da önemlisi, yıllarca CHP içinde kimsenin cesaret edemediği bir konuda açık bir özeleştiri yapıldı.

Başörtüsü meselesi…

Kılıçdaroğlu, CHP’nin geçmişte bu konuda büyük hatalar yaptığını kabul etti.

Türkiye siyasetinde kendi tabanından tepki alma pahasına böyle bir çıkış yapmak kolay değildir.

Bugün birçok kişinin doğal karşıladığı bu değişimin temelinde o dönemde atılan adımlar vardır.

Helalleşme siyasetine destek veren isimlerden biri de Temel Karamollaoğlu’ydu.

Hatta seçim sürecinde yaptığı şu çıkış hâlâ hafızalardadır:

“CHP’ye işleyecek hangi günahı bıraktınız da, CHP gelirse diye endişeleniyorsunuz?”

Aslında bu soru, yıllardır seçmene anlatılan korku senaryolarını tek cümlede özetliyordu.

Çünkü yıllarca insanlara “CHP gelirse şöyle olur, böyle olur” denildi.

Ama aynı insanlar dönüp son yirmi beş yıla baktıklarında, korkutuldukları birçok uygulamanın zaten mevcut iktidar döneminde hayata geçirildiğini gördüler.

Bugün sokaklar geçmiş yıllardaki kadar sert kamplaşmalar yaşamıyorsa bunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun helalleşme siyaseti ile Temel Karamollaoğlu’nun yapıcı dilinin önemli katkısı olduğunu düşünüyorum.

2023 seçimlerine giderken adaylık meselesi çok tartışıldı.

Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş aday olsaydı kesin kazanılırdı diyenler bugün hâlâ aynı şeyi söylüyor.

Ben buna katılmıyorum.

Çünkü o günlerde de söylüyordum:

Eğer bu isimlerden biri aday olsaydı bugün gördüğümüz soruşturmaların benzerleri seçim öncesinde devreye sokulabilirdi.

Peki seçim neden kaybedildi?

Bence bu sorunun cevabı tek bir kişide aranamaz.

O günlerde çevremdeki dostlarıma sık sık şu değerlendirmeyi yapıyordum:

“Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr ve milliyetçi seçmenden oy almaya başladığını gören ve mevcut düzenin değişmesini istemeyen bazı iç ve dış güç merkezleri, seçim yaklaşınca mutlaka PKK ve Kandil kartını devreye sokacaktır.”

Çünkü bunun seçim sonucunu etkilemek için kullanılabilecek en güçlü propaganda araçlarından biri olduğunu düşünüyordum.

Bu sözleri Kandil’den gelen açıklamalardan önce söylüyordum.

Nitekim seçim sürecinde PKK ve Kandil üzerinden yürüyen tartışmalar kampanyanın en önemli başlıklarından biri hâline geldi.

Özellikle Kandil’den gelen ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekledikleri yönündeki açıklamalar günlerce kamuoyunun gündeminde tutuldu.

Ben o gün de şu soruyu soruyordum:

Bu açıklamalar gerçekten Kılıçdaroğlu’nun işine mi yarıyordu?

Yoksa tam tersine onun milliyetçi ve muhafazakâr seçmenden oy almasını zorlaştıran bir propaganda malzemesine mi dönüştürülüyordu?

Yetmedi.

Montaj olduğu daha sonra kabul edilen görüntüler de seçim kampanyasının merkezine taşındı.

Bütün bunlar yaşanırken ben hep aynı soruyu sordum:

Bu süreç gerçekten muhalefetin mi işine yarıyordu, yoksa iktidarın yeniden seçilmesine mi hizmet ediyordu?

Bir başka dikkat çekici husus da şuydu:

Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr seçmene ulaşmaya çalıştığı dönemde, CHP’ye yakın olduğu düşünülen bazı medya çevrelerinin ve bazı isimlerin milletin inançlarıyla çelişen çıkışlar yapmasıydı.

Tam da oyların genişlemesi gereken dönemde yapılan bu açıklamalar ister istemez soru işaretleri doğuruyordu.

Meral Akşener’in masadan kalkıp tekrar dönmesiyle yaşanan süreç, Muharrem İnce’nin ayrı aday olarak yarışa girmesi ve Sinan Oğan etrafında şekillenen denklemler de muhalefetin oylarını doğrudan etkiledi.

Siyasette herkes kendi kararının sorumluluğunu taşır.

Ama bugün sadece bir kişiyi hedef tahtasına koyup bütün süreci onun üzerinden okumak da gerçeği eksik anlatmaktır.

Dahası, seçim döneminde “Kılıçdaroğlu’na oy vermem, kazanımlarımız yok olur” diyen bazı kesimler, tercihleriyle sonuçta BOP Eş Başkanı olduğunu geçmiş yıllarda açıkça ifade eden Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesine katkı sundular.

Bugün dönüp geriye baktığımızda şu soruyu sormak gerekiyor:

Korkulan neydi ve gerçekten hangi kazanımlar korundu?

Bir başka ifadeyle, Kılıçdaroğlu’nun kazanması hâlinde kaybedileceği söylenen şeyler neydi?

Ve bugün o kazanımların ne kadarı gerçekten yerinde duruyor?

Bir de işin şahsi tarafı var.

2023 yılında Millet İttifakı’nın ortak adayına oy verdik.

Destek verdik.

Çünkü dürüst olduğuna inandık.

Çünkü ülkenin daha fazla kutuplaşmaya değil, uzlaşmaya ihtiyacı olduğuna inandık.

Çünkü Temel Karamollaoğlu’nun ortaya koyduğu samimiyete güvendik.

Ama o günlerde bunun bedelini de ödedik.

Hakaretler duyduk.

İftiralara maruz kaldık.

Sanki vatan hainliği yapmışız gibi suçlandık.

Bugün ise ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız.

Düne kadar Kemal Kılıçdaroğlu hakkında söylenmedik söz bırakmayanların bir kısmı, bugün onun dürüstlüğünden ve devlet adamlığından söz etmeye başladı.

Demek ki bazı gerçeklerin anlaşılması için bazen yılların geçmesi gerekiyormuş.

Kendi adıma şunu söyleyeyim:

Ben hâlâ 2023 seçimlerine ilişkin bazı soru işaretlerinin tam olarak aydınlatılmadığı kanaatindeyim.

Fakat devlet imkânlarını, bürokrasiyi ve iktidar gücünü elinde bulunduran bir yapıya karşı bu tür iddiaları somut delillerle ortaya koymanın ne kadar zor olduğunu da biliyorum.

Bu yüzden hüküm vermekten çok, sorular sormayı tercih ediyorum.

Bir başka soru da şudur:

Acaba sadece Kemal Kılıçdaroğlu mu kaybettirildi?

Yoksa yıllardır iktidarda bulunan siyasi yapı ve ona yakın medya imkânlarına sahip bazı çevreler, iktidara yönelik tepki oylarının Saadet Partisi gibi köklü ve kurumsal bir siyasi harekete yönelmesini engellemek için sürekli yeni siyasi adreslerin ortaya çıkmasını mı teşvik etti?

Bir başka dikkat çekici husus da şudur:

Ekrem İmamoğlu soruşturmaları, CHP’deki mutlak butlan tartışmaları ve Türkiye siyasetini doğrudan etkileyen gelişmeler karşısında ABD ve Avrupa’nın sergilediği görece sessiz tavır da ayrıca değerlendirilmelidir.

Çünkü uluslararası siyasette bazen açıklamalar kadar sessizlikler de anlam taşır.

Belki yanılıyor olabilirim.

Ancak bugün yaşananlara baktığımda, bu sessizlik bana geçmişte dile getirdiğim bazı değerlendirmelerin ve sorduğum bazı soruların tamamen temelsiz olmadığını düşündürüyor.

Belki de bugün asıl tartışılması gereken soru şudur:

Kemal Kılıçdaroğlu, 2023 seçimlerini gerçekten kaybetti mi, yoksa kazanamaması için gereken her şey mi yapıldı?

Yalan yanlış iddiaların havada uçuştuğu, iftiraların dolaşıma sokulduğu, montaj görüntülerin servis edildiği, devlet imkânlarının, medya gücünün ve iktidarın elindeki bütün avantajların kullanıldığı bir süreçte ortaya çıkan sonucu sadece “seçim yenilgisi” olarak tarif etmek ne kadar doğrudur?

Son söz olarak;

Şems-i Tebrîzî’ye atfedilen şu dizeleri paylaşmadan geçemeyeceğim:

“Yüzü dost, özü düşmandan usandım.
Dili mümin, kalbi şeytandan usandım.
Dostum, herkesin kahrı çekilir amma;
Ben davasız Müslümandan usandım.”

Belki de bütün tartışmaların özeti tam da burada saklıdır.