“Biliyorsunuz, ecdadımız, ihtiyaç sahiplerine yardım edilmesi konusundaki duyarlılığını her zaman ortaya koydu. Bu yardımlaşmanın adı, “sadaka taşları” idi… İstanbul’da özellikle cami, türbe, çeşme, mezarlık gibi tarihi yerlerde bulunan ve günümüze kadar ulaşan sadaka taşları esasen tam bir Osmanlı zerâfetini yansıtıyordu. Taşta birikenlerden ihtiyaç sahipleri sadece ihtiyacı kadarını alır, diğerlerini başkalarına bırakırdı…”

‘Sadaka taşları’ sistemini ecdadımızın nasıl işlettiğini kaleme aldım, geçen yazımda.

O günkü (25 Mart 2020) yazımı şu cümleyle noktalamıştım; “Son cümle; bu sıkıntılı günlerimizde ihtiyaç sahipleri için sadaka taşları benzeri sistem/ler geliştirilemez mi, acaba?”

***

Son günlerde gelen haberler bu sorumun cevabı niteliğinde… Şöyle ki;

* Manisa’da, Hazreti Hamza Camii’nde daha önce ayakkabılık olarak kullanılan raflar dezenfekte edildi.  Raflar, hayırseverlerin de desteğiyle ihtiyaç sahipleri için gıda malzemeleriyle dolduruldu. Ayakkabılık adeta “sosyal markete” dönüştürüldü.

* Buraya hayırseverlerin bıraktığı kuru gıda, çay, şeker gibi malzemeler, ihtiyaç sahipleri tarafından alınıyor.

* Hazreti Hamza Camii İmamı Fatih Söylemez, uygulamadan çok sayıda ihtiyaç sahibinin faydalandığını belirtti.

* Şu cümleler İmam Söylemez’e ait, “Ecdadımız döneminde sadaka taşları vardı. Buraya varlıklı olanlar sadakalarını bırakır, ihtiyacı olanlar da ihtiyacı olduğu kadarını alırdı. Sadaka taşları bize bir ilham oldu. Biz de hayırseverlerimizle yola çıktık. İnşallah bu yardım halkasını genişleteceğiz. Daha çok hayırseverlerimizden destek bekliyoruz.”

***

Bir diğer örnek…

* Yer; İstanbul Avcılar… Beşyol Mescidi’nin imamı Kerim Aykan’ın teklifi kabul edilince, mescitteki raflar gıda ve temizlik malzemeleriyle dolduruldu.

* Mescit adeta ‘Sosyal yardım marketi’ne dönüştürüldü. Bu korona günlerinde, ‘İhtiyacı olan alsın, imkânı olan versin’ sloganı ile yola çıkıldı. Burada da daha önce ayakkabılık olarak kullanılan raflar, temel gıda maddeleri ile dolduruldu.

***

Son günlerde bu anlamda başka örnekler de gelmeye başladı…

Anlaşılan, Osmanlı döneminde zerâfet timsali olan ‘sadaka taşı’, şimdilerde ‘sadaka rafı’ olarak yine yanı başımızda… 

Genişleyerek sürse keşke bu uygulama.

Ama elbette ve tabii ki, ‘sağ elin verdiğini sol elin görmeyeceği’ hassasiyet ve duyarlılıkta…

Hayrolsun inşallah…

MESAJ

PANOSU

* Dile kolay, tam 27 sene olmuş...

17 Nisan 1993 tarihinde Erzurum’da, üniversitede öğrenciyim.

Erbakan Hocamın katılımıyla, “Sevgi ve Kardeşlik Günü”  düzenliyoruz. Miting bitti, yürüyüşe başladık. Erzurum’un caddelerinde… Önde Erbakan Hocam, arkasında dava erleri, halkı selamlıyoruz. ANAP il binasının önünden geçiyoruz. O arada Turgut Özal’ın ölüm haberi geliyor. Bizde de mehter çalıyor. Bizi ANAP’lılar yuhalıyor.  Ben Rahmetli Nazır Özsöz abinin yanındayım. Mikrofonu alıyor ve: “O, Müslüman bir ülkenin, Müslüman bir Cumhurbaşkanıdır. Biz ona Mehter Marşını uygun görüyoruz. İsteyen çan çalsın! Bize ve ona Mehter yakışır, vur Mehteran...”

Bu sözler üzerine yuhalamalar alkışa dönüşüyor...

Ne diyeyim! Neyi, nerede söyleyeceğini bileceksin!  Vesselam... (Enes Uğur Ataman)

BU YAZIYI KESİN, DUVARA ASIN!

* Korona günleri devam ediyor. Bu süreçte önemli telefon numaraları paylaşalım;

* 199- Şehirlerarası seyahat izni için.

* 144- Sosyal yardım talebi (1000 TL müracaatı).

* 168- Gıda yardımı için.

* 184- Covid-19 şüphelileri için.

* 170- İşsizlik maaşı müracaatı için.

* 188- Cenaze hizmetleri talebi için.

* 153- Eve sağlık personeli çağırmak için.

* 155-1- İlaç talep etmek için kullanılabilir.

ÖZLEDİK…

* Özledik… Bu kadar kısa zamanda hem de…

Toprağın yağmuru... Böceğin çiçeği... Kâğıdın kalemi özlemesi gibi… Öyle ya, neye yarar ki kalem olmadıktan sonra kâğıt… Öğrenci olmadıktan sonra okul... Cemaat olmadıktan sonra cami... Tavşankanı çaylar dostluğun güzelliğiyle muhabbetin közünde demlenmedikten sonra, kahvecinin çaya emek vermesi neye yarar?

* Daha düne kadar insan sesleriyle coşan kaldırımlar, parklar, bahçeler… Şimdilerde hayli sessiz ve hüzünlü... Gürül gürül bir hareketliliğin merkezi olan yollar, sokaklar, caddeler, adeta bir sihirli değnekle susturulmuş gibi…

* Artık ne üzerinde kendini beğenmişçesine yürüyenler… Ne seslerinin yankısı dört bir yanı döven satıcılar, simitçiler, ne de cıvıl cıvıl çocuk sesleri… Sanki yeniden ortaya çıkıncaya kadar hepsi bir anda köşeye bucağa sindiler. Tatsız bir rüya mı bu?  Yoksa insanoğlunun yanlışlarının ve hatalarının sebep olduğu bir kâbus mu...

* Tabii ki böyle gitmeyecek. Sonsuzluğun ritmi hep böyle vurmayacak elbet… Zira kışın sonu bahardır ve “geceyi onaran bir mimar vardır.” Şehirler yeniden sevdalılarına kavuşacak, okullar açılacak, çarşı pazar canlanacak, İnsanlar işlerine daha bir heyecanla ve daha bir sevgiyle sarılacaklar.

* Güneş her sabah yeniden doğar ve taze bir başlangıçtır her bahar… Ve yeniden coşar yeşerir büyür umutlar… “Dumlu’dan ta Basra’ya çağlayan selimiz var/Bahtımız kara değil bugün Karasu kadar.”  Bahar geldi Erzurum’a! Yaylamıza ovamıza…  Yağmuruyla çimeniyle… Dağa taşa enginlere…  Bahar geldi ülkemize…

* Yakındır yeniden ellerimizin birleşeceği günler… Yakındır içimizle olduğu kadar dışımızla da birbirimize sarılacağımız vakitler. “Vur kazmayı dağa Ferhat / Çoğu gitti, azı kaldı.” Birliğin ve dirliğin harcıyla aşacağız bütün zorlukları… Bir bir yere sereceğiz sıkıntıları, dertleri, kederleri… Engelleri bir bir aşıp, eskisinden daha güçlenmiş olarak çıkacağız düzlüğe. Yaşadıklarımızdan ders aldığımızı herkes ama herkes görecek...

* Yakındır; umutların zaferini ilan edeceği günler…

Yakındır; sevginin ve insanlığın galip geleceği günler…

Yakındır… Yakındır… Yakındır inşallah… (İsmail Bingöl-Öztürk Akkök)

***

(“Yaşlılar koronasız olarak köylerine gitmek istiyor. Ama nasıl?” Gelecek yazıda…)