Büyüklerimiz ikindi sonrası çarşı dükkanları önü muhabbetlerini noktalarken şöyle bir duayı ettiklerini duyardık çocukluğumuzda:
“Yarabbi! Aklıma/aklımıza mukayyet ol!”
Günümüz hükumet yetkililerinin aşkla ve sık kullandıkları “65 yaş üstü” tanımına uyanlardı o büyüklerimiz. Onların hafızaları bizim beslendiğimiz kaynaklardandı. İşçi, esnaf, çiftçi, bahçeci ya da emekli olmalarının ötesinde siyasi kurumlarda görev almamalarına rağmen sezgilerinin ve muhakemelerinin doğruluğuna her yaşadığımız yılda çok şahit olduk. 1965 seçimlerinden sonra yaptıkları mason Demirel ve “Sağır” koduyla bildikleri İsmet Paşa yakınlığı tespitlerini, Demirel’i Çankaya’ya taşıyan bir CHP’yi gördüğünde ancak inandı insanlar.
Şimdi mi? Yaşananlar holivud filmi: Bakın şu konuşanlara..
İktidarın kalemci taşeronları gibi söylersek, şarkıcı olduğu iddia edilen ve uzatılmış köy manileriyle ünlendirilen sade suya Türüt biri demişki: İktidarda başka parti olsaydı, koronadan çok insan ölürdü.
Koronada, iktidarda hangi parti var bilgisinin olduğunu mu keşfetti acaba? Yoksa vali beyler bilmese de canları pahasına salgın ile mücadele eden sağlıkçılarımızın görevlerini, fedakarlıklarını iktidardaki partiye göre yaptıkları suçlamasında mı bulunuyor?
Kasabalarının türkücüsü böyle der de, Viyana’larda senfoniler dinleyicisi yazarları başka bir şey mi söyler? Hayır!
Ne başbakanlıklarını yapmış Davutoğlu’na “nankör” demelerine, ne Cumhurbaşkanı yaptıkları Abdullah Gül’e “umur ve ikbal” suçlamalarına, ne yıllarca ekonomilerini emanet ettikleri Babacan’ı ancak şimdi “mutemet “ bilmelerine, ne Akşener’e “siyasi aksesuar” sıfatı takmak saygısızlıklarına takılırdık, “65 üstü değil de 85 üstü cami cemaatinin lideri Temel Reis..” saygısızlığında bulunmasalardı.
Sabah Gazetesi’ndeki Engin Ardıç böyle yazmış 27 Nisan 2020 tarihli İslamcı Kemalistler başlıklı yazısında.
Reis şablonlu yazıların ustası yazar Ardıç beyin Temel Karamollaoğlu’nu “Temel Reis” diye yazması, Temel adına değil ama “Reis” sıfatına bilinçaltının isyanı olsa gerek.
Bugün 68 yaşında olan yazar Ardıç bey, 85 ve üstü yaşlara kendisinin ve sevdiklerinin ermeyeceği arzusunu açıklamak hakkına sahiptir, ama bu hak yaşlarına dikkat çektiği cemaatten dolayı camilerimiz ve onlarla ilişkilendirdiği bir siyasi lider hakkında hatalı cümleler yazdırmamalıydı.
İktidar partisini terkedeceklere, aba altından sizlere neler diyeceğimizi bir düşünün, sopasını göstermesine de karışacak ya da itiraz edecek değiliz. Nihayetinde o da yevmiyesini hak edecektir. Lakin Eyüp el Ensari örneğimizi bilse yeter.
İktidar cehphesinin bir yazarından daha söz edeceğiz. Ahmet Kekeç yazmış 28 Nisan 2020 tarihli Akşam gazetesine. Sadece başlığını konuşacağız şimdi, “Akşam okur karanlığa kalırsın” türküsünü dinlerken. Pardon, olur diyecektim.
“Bu kadın niye içeride değil?”
Bu nasıl bir yazı başlığıdır böyle?
Bir yazarın bu kadar manalı bir başlık koyması yazısına, belki yüz, belki iki yüz senede ancak bir kere olabilir.
İnsana “pes yani” dedirten ve birkaç kez okutan bu başlık, altındaki yazıya geçit vermeden neler hayal ettirir insanlara neler… Ona bakacağız.
“Bu kadın niçin içeride değil?”
“Marşal yardımı”nın süt tozuyla büyüyen çocukların zihninde, her gün iki uçak dolusu tıbbi yardım malzemesi gönderilen Amerika’nın eğitici filmlerinden kalan bir sahne canlanır mesela.
Eli kırbaçlı ve dizlerine kadar İnönü çizmesi çekilmiş bir adam, yani çiftliğin kahyası böyle soruyor pamuk toplayan yüzlerce siyahi kadına, tarlanın dışına çıkmış bir kadını göstererek ve kırbacını da çizmelerinde şaklatarak.
“Bu kadın niye içerde değil?”
Bir başka ihtimalde şöyle olabilir: Toplumun klavuzları, yol göstericileri vardır. Bu klavuzlardan kara tüylü kuşlara benzetilenler çıksa da -bizim ülkemizde onlardan hiç yok, bizimkiler yalı kuşudur - lüzumlu oldukları kabul görmüştür.
İşte o yol göstericiler, farklı oldukları için böyle ikazlar yaparak “yer” gösterirler. Çünkü onlar meridyen ve paralel eğitimi almışlardır, milat gününe kadar.
“Bu kadın niye içeride değil?”
İşte bu başlık, sizleri, yukarıda kayda alınan hallerle meşgul ederken, biz koruruz kendimizi. Mübarek günleri yaşadığımız unutulmasın da deriz.
Manalı bulduğumuz bu başlığı bir “post” da oturandan duyarsaniz, ihtiva ettiği merhameti, himmeti hemen hissedersiniz. Tıpkı bizim gibi..
Sayın yazar Kekeç’in bir zamanlar Milli Gazete havası teneffüs etmesinden dolayı değildir, sizlerin de teşvikimizle sezdiğiniz keramet halleri. Gittiği ocaklarda kazanmıştır. Olamadığımızdan biliriz.
İmdadımıza Elhac Muzaffer Özak yetişsin. Onun şeyh Vefa hazretlerini anlatımı üzerinden varalım menzile.
İstanbul’un fethinde bulunan, Fatih’in cenaze namazında imam olan vefa hazretlerine bir kadın gelir. Oğlunun esarette kaldığını bildirerek, sağ olarak kavuşması için dua ister. Şeyh Vefa hazretleri de “Hanım! Gitme otur. Şimdi evladın gelir kavuşursun” derler. Bir saat kadar bir vakit geçer yahut geçmez. Kadının oğlu sırtında aşçı gömleği, kolları sıralı bir şekilde zaviyeden içeri girer.
O kadının oğlu niye esir değil? Vezninde okuduk işte biz, sayın yazar Kekeç’in manalı başlığını. Mübarek günlerin etkisi işte böyle başlık attırmış bir ünlü yazara. Anlamış olmamıza sevinmemiz hoş görülsün.
Şeyh Vefa hazretlerinin sevindiren ve anlatıla anlatıla bize kadar gelen bu kerametinden şimdi haberli olanların aklına hangi çağrışımların üşüştüğünü tahmin etmemiz de zor değil.
Sağlık Bakanı’mıza ta İsveç’ten ulaşan yardım isteği mesela. Müdanasız bir kızın, babamı kurtarın demesinin benzerliği.. Sonrasında alelacele gönderilen bir özel ambulans uçakla Türkiye’ye getirilmeleri…
Sosyal medya paylaşımlarındaki yorumlardan bahsedecek değiliz. Bir yalı kuşu toplamış yazmış. Bir diğeri de dikkatleri bir daha çekmek için “Çok güzel yazmış” anonsunu yapınca köşesinde, olay daha anlaşılır oldu bizce.
Köylüsü ya da kasabalısı olduğu iddia edilen Sağlık Bakanı, son basın toplantısında olmadığını söylerken, ilk günlerde adı hiç geçmeyen büyükelçiliğimizle de konuştuk desteğinin inandırıcılığı da değil tereddüt etmemize sebep.
Korona salgını dolayısıyla yaptığı çalışmaların ve gösterdiği gayretin muhalefet nezdinde övgüye layık bulunmasının hazımsızlığının İsveç üzerinden patlatılmasıdır olay.
Yalı kuşları derse durmuştu: Sen kimsin, kimden fazla övgü alıyorsun? Üstelik o övgüleri kim dolayısıyla aldığını unutuyorsun?
Mesele budur.
Dışarısı öyle iken, bizde neler var derseniz, Siyami Akyel’in Nisan 2020 tarihli Milli Gazete’deki Özal kardeşlerin Erbakan Hoca’ya muhalefeti I-II başlıklı yazılarından birkaç noktayı tartışmak istiyoruz.
Sevgili Akyel’in teşekküre layık yazısının girişindeki 1973-1977 seçimleri kıyaslamasına bir izah da bizim yapmamız gerek.
MSP,1973 seçimlerinde aldığı oyun fazlasını 1977 seçimlerinde yine almış olmasına rağmen milletvekili sayısının yarı yarıya düşmesi, o seçimde kullanılan sahte oyların çok çok fazla olmasındandır. Türkiye’nin en şaibeli seçimi 1977 seçimidir. Değerlendirme yapılırken bu noktanın gözden ırak tutulmaması gerekirdi.
Belgesel nitelikteki sevgili Siyami Akyel’in yazısından bir tanıma da itiraz edeceğim izninizle.
“Erbakan hocanın onayıyla siyaset sahnesine giren Özal kardeşlerin…”
Bu bilinme, hatalı bilgilerin neticesidir; Bu sayfada gerektiğinde düzeltmeye çalıştık. Bugün tekrarlayalım, tanık olduğumuz olayı bir kez daha yazarak…
1973 seçimleri öncesi. MSP’nin Konya programı. Türkiye orada. Tüm illerin teşkilatları adaylarıyla Konya’da. Program Miting gününün gecesinde kapalı spor salonunda devam ediyor. Erzurum MSP il başkanı ve sekreteri ile bahçede sohbet ederken bana dedikleri şu cümlelerdi.
“Hocam haber gönderdi. Oraya Korkut gelecek. Partime yaklaştırmayın! Fakat biz çok önceden anlaşmıştık Korkut beyle adaylığı için…”
Bu tanıklığım yeterli belge sayılır mı bilmem ama, bildiğim Özallarda hiç bir zaman Erbakan onayı yoktur.
Görev tarihçilerin olsun!
