Dershane konusunun tartışma gündemine düşmesi, eğitimin düzenlenmesi bahanesiyle gösterilmiş olsa da, bunun makul gerekçeye dayanmadığı çok geçmeden anlaşıldı. Dolayısıyla dershanelerin dönüştürülmesinden başlayıp kapatılmasına kadar vardırılan görüşler kısır döngü içinde döndürülüp durmaktan öteye bir sonuç doğurmaz gözüküyor. Dönüştürülmesi istendiğinde, dershaneler nasıl yeni biçimi içinde sürüp gidecekse, kapatılsın dendiğinde de yerine, duyulan ihtiyacı karşılayacağı varsayılan başka adla yeni bir mekanizma gelecektir.
En iyi ihtimalle, eğitimin yeniden düzenlenmesi gereği ve tasarımı çerçevesinde, dershane halkasından başlanması zorunluluğu öngörülmüştür, diyelim. Bu yaklaşım eğitimin mahiyetine, temel niteliğine ne oranda katkı sağlayabilir Doğrusu pek açık gözükmüyor.
Maksadım dershaneler, dolayısıyla eğitimin düzenlenmesi üzerine afaki görüş serdetmek değil burada. Nitekim konu tartışma gündemine düştüğü veya düşürüldüğü günlerde, bir önseziye dayanarak, geri planda yatan güdünün “iktidar” sorunu olabileceğini ifade etmeye çalışmıştım. Kendi açımdan şaşırtıcı olmayan bu duruma, yazılı ve görsel basın başta olmak üzere, çeşitli kuruluşların, hükümet ve iktidar partisi mensuplarının beyanatlarıyla işaret edilmeye başlandığı görülüyor. Fakat belli bir üslubun, yöntemin, insicam ve tutarlılığın açıklığa kavuşmadığı, kavuşturulamadığı da ortadadır. Elbette bundan kastım kim ne dedi, kim hamle yaptı, kim nasıl karşı hamlede bulundu türünden, deyim yerindeyse “dedikodu” çetelesi tutmak değildir. Zaten mebzul tarzda bu yapılıyor, yapanlar da sıraya dizilmiş bekliyor.
Dershane ya da eğitimin yeniden düzenlenmesi denilsin, meselenin bu olmadığı ayan-beyan ortada. Temelde yatan ve tarihi kökleri çapraşık bir şekilde sürüp gelen “iktidar” olgusudur. Üstelik bu olgu hem çok tanıdık olarak bilindiği önyargısına dayanmaktadır. Tanıdık olarak bilinmesi bir önyargı mahiyetine dönüştüğü için insani, beşeri ve toplumsal bir olgu olarak “iktidar” konusunun makul ve nesnel bir tartışmasının yapıldığı, tahlil edilip irdelendiği, en azından kuramsal yönüyle söylenemez. Altı yüzyıl önce, bir vesileyle İbn Haldun “Mukaddime”sinde kapıyı aralar gibi olmuşsa da, uygulama tanıdık olarak bilinen önyargı mecrasında, kırıp dökerek yolunu bulmuştur.
Çevremizdeki Müslüman ülkelerdeki akıl, vicdan ve hafsalaya sığdırılamayan olaylara bakmak yeter. Nedenler, gerekçeleri, söylemleri, iddiaları, ithamları, suçlamaları, hiç değilse sağduyuyla kabaca tahlil etmeye çalıştığımızda, unsurlarına ayırdığımızda geriye “iktidar” atomu bütün haşinliğiyle, sert, somut ve kuntluğuyla kalmaktadır.
Eğer bir nebze bilgi, düşünce ve doğru yöntemi esas alabilsek, mesela hükümet eğitimi yeniden düzenlemek maksadıyla çıkartmak istediği kanun kapsamına, “lüzum” üzere dershaneleri de alırken, uyarıcı, yönlendirici, destekleyici ya da engelleyici bir rol üstlenebilmek mümkün olabilirdi. Hükümet de aynı şekilde davranabilseydi, toplumsal gerçekliğin bir olgusu olarak dershanelerin varlık ve işlevini ya da aksini daha sağlıklı değerlendirerek düzenleme konusu yapabilirdi.
Hukuk deniliyor ama hukukun kanundan ibaret olmadığını hiç hatıra getirmiyoruz. Ve hukukun, hele devletin iradesi olmadığının hala ayırdına varamıyoruz. Akıl verme gibi görülse de, hukuk denilen o “muamma”yı (ne yazık ki hala muammadır hukuk) bir de Hukuk Sosyolojisi penceresinden gözlemlesek ve “spontane hukuk”, “yaşayan hukuk” diye bir olgudan bahsettiğini söylemek istiyorum.