Elimizde bir reçete var. Bu reçete, nereden geldi elimize, hangi derdimize iyi gelecek, bilemiyoruz. Ancak bir reçete var ve biz bunu uygulayınca tüm dertlerimiz bitecek sanıyoruz. Bünyeye ilaç gelince düzeliriz umudundayız, ancak ilacın yan etkilerini de önemsemiyoruz. Önemsemedikçe bir tarafımız düzelir gibi olsa da diğer taraflarımız dökülüyor.

Ekonomideki hal-i pür melalimiz tam da bu. Ekonomi yönetimi, kafayı istatistiklere yani kağıt üstündeki verilere takmış vaziyette ve ekonominin gerçeklerini bir tarafa bırakıp “kuru verilerle” halkı avutmaya çalışıyor. Büyüme oranına takılı kaldık, “büyümemiz şu kadar olacak”, “büyümemiz rekor kıracak” dışında herhangi bir söz duyulmuyor. Elde edilen büyümenin sıhhati, sürdürülebilirliği ve hangi bedeller pahasına elde edildiği söz konusu bile edilmiyor. Varsa yoksa “istatistiki bilgi” ile övünme, halkın gözünü boyama faslı…

Hükümetin kendi açıkladığı Orta Vadeli Plan’daki hedefler bile ne kadar sıkıntılı bir sürece girdiğimizi gösteriyor. Bütçe açığı bunların en başta geleni. Bütçedeki korkunç derecedeki bozulma için öngörülen hedef, önümüzdeki 3 senede takribi 210 milyar lira (yani 210 katrilyon lira)…

Bütçeden faize ödenecek para ise resmen dehşete düşürüyor. 2018 için 71.7 milyar lira faize para ödenmesi hedeflenirken, 2019’da 85 milyar lira ve 2020’de ise 96 milyar lirayı bulacak faiz parası. Bütçeden faize 3 yılda 253 milyar lira gibi korkunç bir rakam ödenecek yani. Keşke bu rakamı da, “bu parayla şu kadar köprü, bu kadar havaalanı, bilmemkaç tane Marmaray yapılır” diye halka izah etse bir kısım medya!

Ekonomik vaziyet ve orta vadedeki beklentiler bu kadar sıkıntılı iken, ekonomi yönetiminin kafayı büyüme rakamlarıyla bozmasının mantığını anlamak güç. Çünkü kağıt üstünde gerçekleşen bu büyüme rakamı, mütemadiyen değişen hesaplama yönteminin de etkisiyle pek de sağlıklı olmayabilir çünkü. Nitekim, “büyümede Avrupa’da rekor kırdık” deniyor, fakat bu büyüme vatandaşa ne gelir artışı olarak ne de iş olarak geri dönüyor diyemiyoruz. Evet, istihdamda bir artış yaşanıyor, ancak bu kadar üstün bir büyüme performansımız varsa işsizlik oranında da ciddi manada düşüşler görülmesi gerekiyor ki, öyle bir durum yok.

Vatandaşın cebine giren paranın arttığını da kimseler iddia edemiyor. Gerçi birtakım istatistiklere başvuruluyor yine, “buzdolabı satışları arttı”, “araba satışları yükseliyor” gibi, ancak halkın reel gelirinin arttığını gösteren şeyler değil bunlar. Devir, ne de olsa alışverişini borç parayla, krediyle, kredi kartıyla döndüğü bir dönem…

Sadece memur maaşlarına baksak bile reel gelirde bir artış değil, hatta yerinde saymanın bile olmadığını söyleyebiliriz. Küsuratlı zamlar verilen memurlara bir de ilave olarak “enflasyon farkı” veriliyor ki, enflasyona karşı ezilmesinler! Çarşı pazardaki enflasyonla resmi kurumun açıkladığı enflasyonun aynı olduğunu düşünecek kadar kimseler saf değil gerçekte. En iyi ihtimalle bile reel gelirde bir artış değil, sadece sabit kalmadan bahsedilebiliyor yani. O çok övünülen büyümeden pay kısmı ise başka baharlara kalıyor yine.

Bir de çok tartışılan faiz meselesi var ki, “yanlış hastalığa yanlış reçete” misali resmen. Hükümetin tavrına bakan, “yüksek faizin sorumlusu bankalar” diyecektir muhtemelen. Halbuki, düşük faiz ortamında bankalar, ellerindeki devlet tahvillerinin daha fazla değerleneceği için çok daha fazla para kazanma durumundalar. Zaten hükümetin “faiz karşıtlığı”, gerçekte bir “faiz oranı karşıtlığı” ve bu meselede bankaları günah keçisi olarak göstermek de bunu perdeliyor.

Bir diğer yanlış reçete de, faizin “sebep mi sonuç mu” olduğu noktasında. “Enflasyonun sebebi faiz” tespitini yapınca, “faiz düşerse enflasyon da düşer” önermesine ulaşılıyor. Ancak faizin düşmesini vatandaşın krediye bulaşması için isteyen bir iktidarın, bollaşan kredilerle birlikte tüketimin artacağını görememesi de ayrı bir ilginçlik. Bir de, faiz oranlarının yüksekliği meselesinde, uzmanların söylediğine göre, Hazine’nin “gereğinden fazla borçlanması” gibi ciddi bir durum var ki, belki de bankalar değil de Hazine günah keçisi olmalı bu durumda.

Sözün özü, ekonomi yönetimi sıcak paraya, borçlanmaya dayalı büyüme modelinde yaptığı yanlışı, araba duvara toslamak üzereyken de fark etti diyemiyoruz. Şimdi de, yanlış reçetelerle ve yine geçici çözümler peşinde koşuluyor.

Vatandaş kredi çekip para harcayınca ekonomi düzelmeyecek, durduk yere insanlar faize bulaşacak, borca girecek sadece.