California Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, yalnızlık bireyden topluma toplumdan bireye bir geçişkenlik gösteriyor. Yani kişi, yalnızlığın getirdiği kasvet endişe ve korku halini yakınındaki kişilere de bulaştırarak yayılmasına sebep oluyor. Bu insanlar içine düştükleri yalnızlık çukurundan kurtulabilmek için ise kendilerince çözüm yolları arıyorlar fakat sınırlı yöntemleri ile bunu başarmak pek mümkün olmuyor.  Çünkü bu insanların yalnızlığı tek başına kalmakla alakalı bir durum değil, aksine onlar çevrelerini kuşatan insan seline rağmen yalnızlaşıyor ve bunun getirdiği sorunların içine düşüyorlar. Kendilerini karanlık bir tünele hapsedilmiş hissediyor, anlaşılmadıklarına, değer görmediklerine ve düştüklerinde ellerinden tutacak birinin olmadığına inanıyorlar. Onlar kalabalıklar içinde yaşıyorlar yalnızlığı.

Elbette hepimiz zaman zaman yalnızlığa çekilerek içsel yolcuğa çıkmaya ihtiyaç duyarız. Böyle durumlarda hayatı olduğundan daha anlamlı görür ve var oluş nedenimizi yeniden sorgularız. Bu tür yalnızlıklar bir sorun olarak görülmez aksine insani bir ihtiyaç olarak algılanır ve desteklenir. Fakat bugün insanlarımızın yaşadığı yalnızlık insan içinde insansız kalmaktan başka bir şey değil.  Öyle ki, ayağınız sendelese kaldıranınız, acıya düşseniz teselli vereniniz, konuşsanız anlayanınız olmuyor.  Yanınızdan her gün bir insan seli akıp gidiyor ama siz bu insanlarla yakınlık kuramıyorsunuz. O yüzden de yalnızsınız…

Kendini yalnız hisseden kimseler insanlara olan güvenlerini kaybediyorlar.

Bunun ardından bir kopuş, tek başınalık ve anlamsızlık duygusu ortaya çıkıyor ve insan kendisini hayata bağlayan bütün bağları kırıyor. Yalnızlığı içselleştiriyor ve artık kendini insanlar arasında dahi tek başına hissetmeye başlıyor.