Bayramlar bir fırsattır sıla-i rahim için. Sıla-i rahim ifadesi genellikle köyümüzü / doğduğumuz yeri ziyaret şeklinde anlaşılır. Bu ifadeye sözlükler nasıl bir anlam veriyorlar Ona birlikte bakalım. Sıla-i rahim akrabalık bağlarını yaşatmayı, akrabalar arasındaki ziyaretleşme ve iyi ilişkileri ifade eden bir ahlâk terimidir. sözlükte “bağ, ilişki” anlamına gelen sıla ile “insanlar arasındaki soy birliği, akrabalık bağları” anlamına gelen rahim kelimelerinden isim tamlaması olan sıla-i rahim, kan bağı (nesep) ve evlilik (sıhr) yoluyla oluşan akrabalık bağlarını yaşatma, akrabalarla ilişkiyi sürdürme, haklarını gözetme, onlara ilgi gösterme, iyilik ve yardım etme, şefkatli davranma, ziyaret etme” şeklinde açıklanmaktadır.

Ülkemizde insanlar iyi eğitim, hayatını idame ettirmek için para kazanmak, evlilik, daha iyi şartlarda yaşama isteği gibi sosyal olgular sebebiyle sürekli bir gurbeti yaşıyorlar. Yabancı ülkelere gitmenin dışında, büyük şehirlere “göç” de bu yüzden olmaktadır.

“Şehir” insanı çekiyor, şehrin müthiş bir çekim gücü var. Bu hal fıtrî bir olgudur. İnsan fıtrat itibariyle “şehirli”dir. Şehir medeniyettir, insan medenî bir şekilde yaşamak istiyor. İnsanlığın ortak kazanımlarının bir yansıması olan şehirler, keşfedilmişi keşfetmenin değil de yeni keşifler peşinde olmanın mekânlarıdır.

“İnsan” daha iyi şartlarda yaşamak istiyor, çünkü insan iyi şeylere lâyıktır. Bu yüzden de göz göre göre birtakım maddî ve mânevî imkânlıklardan mahrum bir şekilde yaşamak istemiyor. Bu da vatan sathında büyük bir hareketliliği zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır.

Büyük şehirlerde yaşayan insanlar özellikle Ramazan ve Kurban bayramlarında tam anlamıyla sıla-i rahim gerçekleştiriyorlar. Akrabaları ziyaret etmenin dinî bir gereklilik olarak görülmesinin yanı sıra, doğduğu yerleri özlem ve başka birtakım faktörler yan yana gelince, büyük bir çoğunluk imkânlarını ve şartlarını zorlayarak –hatta trafik kazalarında onlarca, yüzlerce ölüme rağmen- yollara düşüyorlar.

Büyük şehirlerin yalnızlığının da bu olguda etkili olduğunu görmek gerekir. Şehirler tam anlamıyla “şehir” olamadı. Sadece büyük kalabalıkları barındırıyor bünyesinde. Büyük yerleşim yerleri, sosyolojik anlamda “kent” görüntüsü veriyor, şehir değil. Şehirler “birlikte yaşanan” tabii yerleşim yerleridir, kentler ise yapay birliktelik görüntüsündeki yalnızlıktır. Şehir “sivil” insanların kurduğu ve yaşadığı yerler olurken kentler “ihtiyaçlar” dolayısıyla yöneticiler tarafından kurulmuş “modern yapılaşmalar”dır.

***

Böyle düşünceler içinde sıla-i rahim gerçekleştirdik kurman bayramında. Eşim ve oğlumla birlikte Ankara’da ikamet eden ailemizi ziyaret ettik. Bayram tatili dokuz güne çıktığı için büyük bir trafik çilesi yaşandı ülkenin her tarafında. Dolayısıyla arefe günü yollar boşaldı. Biz de bu sakinlikten istifade ederek çok güzel bir seyahat gerçekleştirdik. Giderken Abant’a uğrayıp dinlendik. Tekrar yola revan olduk.

Sabah namazını Mamak ilçesinin Ege mahallesinde bir camide ikinci safta babamla yan yana kıldım. Yıllardır böyle bir olgunun hasretini çekiyormuşçasına keyif aldım. Babam birinci rekâta ayakta başladı, ikinci rekâta ayağa kalkamadı, oturarak devam etti. Namazın akabindeki tespih ve duadan sonra iki saf olan cemaat birden camiyi terk etmeye başladı.

Fena halde şaşırdım, bir “durum” mu var dedim kendi kendime, olup bitenleri izlemeye devam ettim. Babam, ben ve kardeşimin dışında camide beş kişi kalmıştı. Toplam sekiz kişiydik. İki saf dolu idi ve tahminî olarak kırkın üzerindeydi sabah namazını kılan kişi sayısı.

Sabah namazını kıldıran hocaefendi kürsüye çıktı ve bayram vaazı etmeye başladı. Biz de dinledik. Allah’tan konuşurken bağırmıyordu, sakindi, söylediklerinin anlamına nüfuz edemiyordu, ezberlemiş gibi konuşuyordu. Anlattıkları böyle bir vakte uygundu. Daha iyisi can sağlığı diyerek vaazı dinledim. Olup bitenler karşısında hoca, hiç istifini bozmadı, sözlerini olağan bir şekilde sürdürdü. Bayram namazı vakti yaklaşmıştı ki cemaat gelmeye başladı.

Vaaz esnasında cami boşaldığı için biz ön safa geçtik. Bayram namazını başka bir hocaefendi kıldırdı. Bayram namazını da babamla yan yana kıldık. Birinci rekâta birlikte kalktık. İkinci rekâta kalkmakta babam çok zorlandı. Dizleri yukarı kalkmasına izin vermiyor gibiydi. Namaz esnasında yardım edeyim diye içimden geçirirken kendi kendine ayağa kalkmayı başardı. Fakat ayakta dururken bacakları üzerinde duruşu rahat değildi, sanki bacakları onu çekmiyordu, üzerindeki yük ağır geliyormuş gibiydi. Aslında kilosu yoktu, demek ki yaşlılık böyle bir şeydi!

Bayram namazı bitip ayağa kalktığımızda “ilk bayramlaşma”yı babamla yaptım. Elini öptüm ve sarıldım. Cümlelerle ifade etmekte güçlük çekeceğim güzel duygular yaşadım. Çok küçükken kaybettiğim annemin özlemini hiç kuşkusuz hep yaşadım, fakat babam da duygusallık bağlamında anne duygusuna benzer duygular yaşamama vesile oldu. İbadetlerini hiç bağırtmayan ve imanî duyarlılık konusunda tam bir “mümin” olarak hayatını idame ettiren babama, Rabbimden sağlık içinde güzel bir ömür diliyorum.