Hicretten sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz, İslâm devletinin kurulduğunu ilan etmiş ve diplomatik temaslara hemen başlamıştır. Yahudileri de içine alacak şekilde devletin ilk anayasasının belirlenmesini ve civardaki kabilelerle antlaşmalar yapılmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Neticede 6 (628) yılında yapılan Hudeybiyye antlaşması ile, daha önce Müslüman varlığını reddeden Kureyş de İslâm devletinin mevcudiyetini kabullenmek mecburiyetinde kaldı. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz, devletin teşkilatlandırılması için gereken bütün çalışmaları en kısa zamanda tamamlamaya çalıştı. Henüz hicretin birinci yılı dolmadan can ve mal güvenliğini sağlamak üzere çevreye silahlı birlikler gönderilmesi de bunu göstermektedir. Mekke döneminde kâfirlerin sataşmaları ve fiili engellenmelerine karşı sabır tavsiye edilirken Medine-i Münevvere döneminde durum değişmiş ve Müslümanlara misillemede bulunma hakkı tanınmıştır. Çok kısa bir sürede güçlenecek ve tarihte yeni oluşumlara sebep teşkil edecek İslâm devletinin temelinde hiç şüphesiz hicret olayı vardır.

Hicret teşri açısından da büyük önem taşımaktadır. Mekke döneminde nazil olan ayetlerde tevhid, nübüvvet, ahiret gibi temel inanç konuları işlenip ibadet ve ahlakla ilgili islam esasları konulurken, hicretten sonra ferdî ve içtimaî hayatı düzenleyen ibadet ve muamelâta dair hükümler konularak müeyyideler getirilmiş ve devletlerarası hukuku ilgilendiren kurallar belirlenmiştir. Hicretin, İslam davetinin seyrinde ve dinin yayılışında etkili olduğu bilinen bir husustur. Medine-i Münevvere döneminde davetin önündeki engeller birer birer kaldırılarak Müslümanlara ve Müslümanlığa meyili olan kimselere yapılan baskılar kırılmış, böylece insanlara hür iradeleriyle dinlerini seçme imkânı sağlanmıştır. Hicretten sonra gün geçtikçe kuvvetlenen devlet otoritesi de İslâm’a duyulan ilginin artmasını sağlamış, ayrıca kabileler ve aşiretlerle yapılan görüşmeler sonucunda gerçekleşen toplu ihtidalarla hızlı bir yayılma sürecine girilmiştir. Hicretle Müslümanların iktisadî ve ticarî imkânları da genişlemiştir.

Hicret edenler ve mükâfatları:

ALLAH için yapılan her hareket, tavır ve sözün karşılıksız kalması mümkün değildir. ALLAH için bulunduğu yeri, bin bir zorluk altında terk eden ve bununla islâmı daha iyi yaşamayı, ALLAH Teâlâ’ya daha mükemmel bir şekilde kullukta bulunmayı amaçlayan bir kimsenin eli boş döndürülmesi düşünülemez.

Hicret; ALLAH Teâlâ’ya ibadete, insanî erdemlere, rahmet ve medeniyete gönlünü açanların zaferi; bu değerlere kapılarını kapatanların mağlubiyetidir. Hicret; nurun hayat buluşu, karanlığın aydınlığa dönüşüdür. Bu büyük dönüşümün gerçekleşmesine katkıda bulunmuş olmanın ALLAH katında elbette bir mükâfatı vardır. Bu sebeple hicretin ve muhacirlerin değer ve şereflerinden bahseden pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Ayet-i kerimelerde şöyle buyrulmuştur:

“Bilhassa o ganimet, hicret eden fakirlere aittir ki, onlar ALLAH Teâlâ’dan fazl-u inayet ve hoşnutluk beklerler. ALLAH Teâlâ’ya ve Peygamberine yardım ederken yurtlarından çıkarılıp mallarından mahrum edilmişlerdir. İşte bunlar, sadıkların ta kendileridir. Onlardan önce Medine-i Münevvere’yi yurt ve iman evi edinmiş olanlar, kendilerine hicret edenlere karşı sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendileri yoksulluk içinde olsalar bile onları öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte muratlarına erenler onlardır.”

“Öne geçen ilk muhacirler ve ensarla onlara güzellikte tabi olanlar, işte ALLAH onlardan razı olmuştur. Onlar da ALLAH Teâlâ’dan razı olmuşlardır. ALLAH onlara içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük bir kurtuluştur.”  ayet-i kerimelerinde bu husus dile getirildiği gibi ashabın faziletiyle ilgili olarak yapılan tasniflerde, muhacirler de kendi aralarında ayırıma tabi tutulmuş, önce hicret edenler sonrakilerden üstün sayılmışlardır.