Zaman mı değişti, biz mi değiştik, anlayamıyorum derdi yaşlılar; gördükleri çelişkiler karşısında.

Biz değişmedik de zaman çok değişti.

Eski doğruları yerinde bulamıyorsunuz artık.

Kavramlarınız çoktan kabuk değiştirmiş.

Öz zaten çürümeye başlamış.

Vefanın Uhud Tepesi erken terk edilmiş.

Kaybedişlerle, gerileyişlerle, yenilgilerden birini seç beğen denmekte.

Erdemin ölüsüdür önümüze bırakılan.

Sevdiğimi, Üsküdar’ımı kaybediyorum o gün.

Otuz-kırk yıl öncesinin içli şehrini alıp şiirlerime taşımıştım.

İhlâslı kadınlar şehri; romanlarımda, hikâyelerimde çiçekleri solmuş yoksul elbiseleri içerisinde en soylu anne idi.

İçinde yaşayanlar en anlamlı tepkiyi vermişlerdi, inadına yerel kültür türküsü söyleyerek.

O yaman baskılara onurlu direniş.

Açacaksınız örtüleri diye ter ter tepinenleri itmişti elinin tersi ile.

Batı Trakya’nın Müslüman kızları da o yıllarda, aynı baskılarla gelmişlerdi, öğrenim görmeye.

Ne garip zulümde Yunanistan’la özdeş olunmuştu.

Aileler, ta Avcılar’dan çocuk getirmişti Üsküdar’ın alternatif okuluna.

Beş oğlu içinde tek kızının Salihat-ı Nisvan’dan olması için sabah erkenden kalkıp açtığı böreği, yaptığı köfteyi, taze sağdığı sütü getirip:

-Benim kızım nazlıdır, bir şey yemez, bunları yediriverin hoca hanım deyip ağlayarak dönen annelerin emaneti kızları alıp bağrına basmıştı, anne Üsküdar.

İsmi üstünde kadınlar şehri idi.

Eğittiği kızlar dünyanın her yerine dağıldılar, aldıkları eğitimle dışarıdan liseler üniversiteler bitirdiler; öğretmen, eczacı, psikolog, ilahiyatçı oldular.

Onlara Anadolu’nun ya da Avrupa’nın her yanında rastladım, içinde yaşadıkları toplumda saygın bir öncü idiler.

Fakat o gün baktım da birkaç dinozor da çıkmış o saliha hatunlar arasından.

Yamru yumru bedenlerini pırlantalarla örtmeye çalışan, vekil ve belediye başkanı eşi olarak etrafa sahte bir ışık katmaya uğraşan.

Onlar yerlerde yuvarlanırken, özenti öznesi olmaları derin yaralar açtı yüreğime.

Söylevleri daha ürküntü vericiydi.

Anneler şehrine, hazretin ismini de eklemişlerdi:

“Ah haberi olsa mutlaka gelirdi, malum Üsküdar’ın güneşi.”

Gelişi ile toplantının altın değerine kavuşacağını telmih etmişlerdi.

Gel beni vur öldür.

Milyon parçamı, kayalardan savur.

Genç öğrencilerim şimdi orta yaşlı.

Gözlerine bakıyorum eğer bir özenme ışığı görürsem döveceğim dizlerimi.

Vay benim emeklerim.

Tarih ve Din dersi öğretmeni, öğrencilerim; Hacer ve Sare dönüp bakmıyorlar bile.

Ama çoğunluk var ya.

Gözlerindeki o özenme ışığını yakaladığımda; markalı, cipli, yatlı yamru yumrulara.

Yıkıldım.

Yazık oldu Üsküdar’ıma.

Hep kadük Kadıköy ile kıyaslayıp bağrıma bastığım, Anadolu toprağımı kaybediyorum.

Hormonlu değişime direnemeyen Üsküdar’ımı yitiriyorum.

Yabancılaşmanın bu türlüsü meğer ne ağır imiş.

Kendi sahilinde yalnız kalmak.

Kokusu, rengi, tadı yitti bulutların.

Çığlıklarım, kulaklarımı yırttı; kalbimden başka duyan olmadı.

Çıkıp yağmur altında yürüdüm.

Harem’e bir daha baktım, deniz dalgaları çârgâh makamında idi.

Okçular Tekkesi’nden atılan ucu zehirli temren, delip geçmişti bağırları.

Ârifler değer yitirmişti.

Direnç ve Özgürlük dosyası çoktan kapatılmış.

Zaman bir hayli değişmiş.

Hisar peçe yıkılmış.

Yabancılaşmanın bu türlüsü tünemişti, kale bedenlere.