Bu yazımız biraz uzun ve ayrıntılı oldu. Hepimizin duyduğu birtakım konuları tek tek izah etmek ve derli toplu olarak sunmak isabet olur kanaatini taşıdım. İnşallah faydalı olur. Zira herkes bir şeyler söylüyor. Ancak kavramlar ve olaylar birbirinden kopuk gidiyor.
Monroe Doktrini
Monroe Doktrini, Batı Yarımküre'deki yani genel olarak Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsayan bölgede (Haritayı açınca sol tarafta kalan Atlas Okyanusu’nun diğer tarafı) her türlü yabancı müdahaleye karşı çıkan bir Amerika Birleşik Devletleri dış politika pozisyonudur. Başlangıçta Avrupa sömürgeciliğiyle ilgili olan bu doktrin, yabancı güçlerin Amerika kıtasındaki siyasi işlere müdahalesinin Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı potansiyel olarak düşmanca bir eylem olduğunu savunmaktadır. Amerikan Başkan James Monroe, doktrini ilk olarak 1823'te, Kongre'ye yaptığı konuşma sırasında dile getirmiştir. O dönemde, Amerika kıtasındaki neredeyse tüm İspanyol kolonileri ya bağımsızlıklarını kazanmış ya da bağımsızlığa çok yakındı. Monroe, Yeni Dünya ve Eski Dünya'nın birbirinden ayrı etki alanları olarak kalması gerektiğini ve bu nedenle Avrupa güçlerinin bölgedeki egemen devletleri kontrol etme veya etkileme çabalarının ABD güvenliğine bir tehdit olarak görüleceğini savunmuştur. Buna karşılık, Amerika Birleşik Devletleri mevcut Avrupa kolonilerini tanıyacak ve onlara müdahale etmeyecek, Avrupa ülkelerinin iç işlerine de karışmayacaktı.
20’nci yüzyılın başlarından itibaren bölgede gücü tamamen ele alan Amerika Birleşik Devletleri'nin doktrini başarıyla uygulayabildi ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikasında belirleyici bir an ve en uzun süredir geçerli olan ilkelerinden biri olarak görüldü. Birçok ABD devlet adamı ve Ulysses S. Grant, Theodore Roosevelt, John F. Kennedy, Ronald Reagan gibi birkaç ABD başkanı tarafından dile getirilmiş ve 2020'lerde Donald Trump tarafından önemli ölçüde yeniden yorumlanmıştır.
1898'den sonra, Monroe Doktrini, hukukçular ve entelektüeller tarafından çok taraflılığı ve müdahale etmeme politikasını teşvik eden bir doktrin olarak yeniden yorumlandı. 1933'te, Başkan Franklin D. Roosevelt döneminde, Amerika Birleşik Devletleri, Amerikan Devletleri Örgütü'nün kurucu ortaklarından biri olarak bu yeni yorumu yeniden teyit etti. Genelde etkisini kaybettiği düşünülen doktrin, Trump tarafından farklı bir boyuta taşınmıştır. "İşin özü, 'Buralar benim arka bahçem, kimse buraya karışamaz' anlayışıdır."
Kimdir bu otobüs şoförü-Devlet Başkanı Maduro
Maduro, 23 Kasım 1962'de Caracas'ta, işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Babası bir sendikacı sosyalisttir ve onun görüşlerinden çok etkilenmiştir. Ancak diğer yandan ise Maduro büyükanne ve büyükbabasının Sefarad Yahudisi kökenli olduğunu ve Venezuela'ya geldikten sonra Katolikliğe geçtiklerini paylaşmıştır.
1980'lerin başlarında Marksist-Leninist bir parti olan Venezuela Sosyalist Birliği'ne katılan Maduro, 1986 yılında 24 yaşındayken Maduro, Sosyalist Birlik'in temsilcisi olarak Genç Komünistler Birliği (UJC) tarafından yönetilen Escuela Nacional de Cuadros Julio Antonio Mella'da bir yıl siyasi eğitim almak üzere Küba'ya gönderildi.
Dönüşünün ardından Caracas şehrinin metro sisteminde otobüs şoförü olarak çalışmaya başladı ve daha sonra 1990'ların başlarında ulaştırma işçileri sendikasında aktif hale geldi ve şirketin ilk gayri resmi işçi sendikalarından birini kurarak, sendika politikaları aracılığıyla yavaş yavaş iktidar merkezlerine girdi.
Venezuela'nın iki partili demokrasi sistemi olan "Puntofijismo"ya ve görevdeki Cumhurbaşkanı Carlos Andres Perez'e yolsuzluk gerekçesiyle isyan eden silahlı Bolivarcı harekete önderlik eden Venezuelalı Yarbay Hugo Chavez'in liderliğinden etkilenmişti. 1990'ların başlarında Maduro, hareketin sivil kanadı olan MBR-200'e katıldı ve daha sonra 1992'deki başarısız darbe girişiminden dolayı hapse atılan Chavez'in serbest bırakılması için kampanya yürütmeye devam etti. Maduro, gelecekteki eşi Cilia Flores ile 1994'te Chavez'in özgürlüğüne kavuşmasını sağlayan hukuk ekibinin başındayken tanıştı. Chavez affedilip serbest bırakıldıktan sonra Maduro, 1998 seçimlerinde yarışmak üzere 1997'de sosyalist bir siyasi parti olan Beşinci Cumhuriyet Hareketi'ne katıldı. Maduro, Ulusal Kurucu Meclis'e seçilirken Chavez başkanlığı kazandı. Maduro, 1999'da yeni anayasa taslağı hazırlanırken Chavez'e yakındı ve altı yıllık görev süresinin ardından dışişleri bakanı olarak atandı. Ekim 2012'de, Chavez'in hızla kötüleşen sağlığı karşısında Maduro, Venezuela'nın başkan yardımcısı oldu. Aralık 2012'de, karizmatik Chavez hastalanıp kanser tedavisi için Küba'ya giderken, televizyonda yayınlanan bir konuşmada o zamanki başkan yardımcısı Maduro'yu siyasi halefi olarak atadı. Chavez'in ölümünden sonraki seçimlerde Maduro, Nisan 2013'te az bir farkla kazandı. Başkanlığına ABD diplomatlarını sınır dışı ederek, onları "tarihsel düşmanlar" olarak nitelendirerek ve Chavez'i zehirlemekle suçlayarak başladı (o dönemde enteresandır ABD karşıtı olan 5 Güney Amerika lideri aynı dönemde kanser oluyorlar). İç muhalefeti ise "ülkeyi bölmek" için çalışan "faşistler" olarak etiketledi. First Lady daha sonra başsavcı ve parlamento başkanı da dahil olmak üzere birçok yüksek rütbeli görevde bulundu. Maduro, Chavez'in daha önce yeniden şekillendirdiği askeri liderlik, Yüksek Mahkeme ve devlet medyası da dahil olmak üzere kilit kurumlar üzerindeki sıkı kontrolü devraldı.
Maduro nasıl oldu da kaçırıldı?
3 Ocak 2026 gecesi Nicolás Maduro, Venezuela'ya düzenlenen büyük çaplı bir operasyonda ABD güçleri tarafından yakalandı. Kendisi ve eşi Cilia Flores, başkent Caracas’tan alınarak hızla ülkeden çıkarıldı ve Maduro, New York Güney Bölgesi'nde uyuşturucu terörizmi, kokain kaçakçılığı ve ABD'ye karşı makineli tüfek ve tahrip edici cihaz bulundurma suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. İlk mahkemesi bile yapıldı. Operasyon, ABD Başkanı Donald Trump'ın Maduro'yu uyuşturucu kaçakçılarını desteklemekle suçlamasının ardından, ABD güçlerinin bölgedeki aylar süren birikiminin bir sonucuydu; Maduro bu suçlamaları şiddetle reddetti. Trump, Maduro'nun yakalanmasının ardından ABD'nin ülkeyi yöneteceğini ve özellikle ABD petrol şirketlerinin Venezuela'nın zor durumdaki millileştirilmiş endüstrisini devralmasına önem vereceğini söyledi.
Maduro’nun bu kadar kolay kaçırılması bir ABD özel kuvvetleri başarısı olarak lanse edildi. İşin aslı Maduro ihanete uğramadan veya anlaşmadan bu kadar kolay olamazdı. Bu kadar gergin bir dönemde adeta elini kolunu sallayarak bir operasyon yapılması çok vahim bir zafiyettir. Bu da tabii devlet kültürü ile alakalı bir durum maalesef. Buralardaki devletlerin ve toplumların durumunu bizimle karşılaştırmamız doğru olmaz. Diğer yandan ABD’nin her hamlesinin şov olduğu adeta bir Hollywood işi olduğunun da bir yansımasını burada gördük. Yakın zamanda bununla ilgili birkaç film görürüz.
Bu çağda bir devlet başkanı ve eşi başka bir devletçe tabiri caizse paketleniyor. Devlet başkanını aşağılayan ve onu adi bir suçlu gibi gösteren paylaşımlar yapılıyor. Kimse bir şey diyemiyor. İşte Aksa Tufanı ile ortaya çıkan gerçek bir kez daha gözümüzün önündedir. Uluslararası hukuk, adalet, insan hakları vs. bunların hepsi Siyonizm’in birer aldatmacasından ibarettir.
Aslında şu da söylenmeli, ABD eskiden Irak Savaşı’nda olduğu gibi en azından “Demokrasi getireceğiz” diyordu. Artık onu bile demeye tenezzül etmiyor. Doğrudan “Petrollerini alacağız, orayı ben yöneteceğim” diyor. Zira Aksa Tufanı sonrası zalimlik eşiği aşılmıştır. Bu olayla da artık ilk cam kırılmıştır. Artık diğer camlar da kırılabilir yani gidip başka bir ülke liderini de bu şekilde derdest edebilir bu zalimler. Ve işin diğer bir acı tarafı da bunu yapabilecek tek ülkenin ABD olduğu mesajı da verilmiştir.
Neden eşi de kaçırıldı?
Aslında Maduro’nun hayatında da bahsedildiği gibi Cilia Flores devlet içinde önemli görevlerde bulunmuş önemli bir hukukçu, çok ciddi bir siyasi figür ve halk nezdinde karşılığı olan bir karakterdir. Bu bağlamda bir first lady’den çok bir Chavista yani Chavezci ve tabii ki Bolivarcı bir liderdir. Nitekim kendisi ilk olarak Chavez’in başarısız darbe girişiminden sonraki tutuklanma sürecinde avukatlığını yapmış, o dönemde adını duyurmuştur. Yani kaçırılmasa muhtemelen devlet başkanı o olacaktı.
Uyuşturucu meselesi
İlk olarak Venezuela’dan ABD’ye giden uyuşturucu ABD piyasasında çok komik bir yekûn tuttuğu çok farklı kaynaklardan görülmektedir. Belli kaynaklarda ABD’ye giren yasaklı maddelerin %5 ila 6’sı, bazı kaynaklarda da bunun bile onda biri yani binde 5-6’sı Venezuela üretimi olduğu ifade ediliyor. Yani mesele asla yasaklı maddeler değildir.
ABD'nin uyuşturucu konusu filmlere konu olacak kadar devletle iç içedir. Bu bağlamda Venezuela’ya sıra gelene kadar onlarca farklı ülkede ABD devlet birimlerinin yaptığı, yönettiği ve hatta bunu da kabul ettiği bir ticaret ağı vardır. ABD yalnızca küresel tüketim pazarının merkezi olmasıyla değil, aynı zamanda tarihsel olarak çeşitli siyasi operasyonlarda bu kaçak ticaretin parçası haline gelmesiyle de dikkat çekmektedir. Bu durum, uyuşturucu ekonomisinin sadece dış kaynaklı bir tehdit görünümlü aparat olmadığını, iç politika ve uluslararası stratejilerle derinden iç içe geçtiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Venezuela’yı suçladığı gibi daha önce Panama Devlet Başkanı’nı da kaçırırken aynı bahane ile kaçırmıştı. Orada da mesele Panama Kanalı’nın millileştirilmesi üzerinden gidiyordu. Bir anda Panama Devlet Başkanı uyuşturucu kaçakçılığının odak noktası haline getirilmişti.