Bu tarz bir başlığı Keşmir ile ilgili atmıştık. Bunları farkındalığımızı tekrar tekrar hatırlamak için yapmak gerekiyor. Buralar bizim diye düşünmeden hareket edersek yabancılaşıyoruz. Bir diğer yandan da sürekli aynı konuları konuşuyoruz gibi bir his de oluşuyor. Bu da artık yeter dedirtiyor da olabilir. Ancak gündem hep benzer konular ve benzeri sorunlar üzerine dönüyor. Tarihin tekerrürü vesaire diyoruz da o günler ve o dönemler de geçti. İstiklâl şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un bu fikri savunduğu en bilinen dizeleri "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı eserinde geçer:
"Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;
İbret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?"
Her kelimesini ayrı ayrı analiz etmek gerekir aslında… Ancak şunu ifade etmek lazım; bizim zamanımız yani içinde bulunduğumuz çağ zaman ve mekân algısının kaybolduğu veya silikleştiği bir dönem. Bu bağlamda bazı düşünürler bunu hız ve haz çağı olarak izah ediyor. Haksız da değiller. Her cümle yeni bir konuya yönlendiriyor tabii, konudan çok uzaklaşmak da istemem. İfade etmek istediğim temel husus zaman ve mekân algısının ne kadar küçüldüğü ve azaldığıdır. Tabii bu noktada şunu da söylemek gerekir; bize dayatılanlar üzerinden okuma yapmak lazım. Bize konunun başlığında olan Lübnan ne kadar uzak gösteriliyor. Bize çok farklı bir yer gibi anlatılıyor. Bunlara ilk başta zihinsel olarak dur dememiz lazım… Bir kısa örnek ile ifade edelim. Reyhanlı Hatay’ımızın sınır ilçesi ile Lübnan’ın başkenti Beyrut arası 371 km iken Reyhanlı-Niğde arası 384 km… Daha önce yazılarımda buna benzer karşılaştırmalar yapmıştım. Bunu tekrar tekrar yapmak gerekiyor. Bunu bir kenara atmadan olayları değerlendirmek lazım. Hani diyorlar ya Libya’da ne işimiz var… Ülkemizin tüm kurucu kadrosunun bir şekilde Libya cephelerinde bulunduğunu görüyoruz. Yıllar yıllar önce hatta artık bir asır oldu. Bir de üstüne şurası demiyoruz. Libya’dan bahsediyoruz.
Lübnan konusuna geri dönelim... Sonda söyleyeceğimizi başta ifade edecek olursak, yarım bir ateşkes ile İsrail ilerlemesini sürdürüyor. Ancak Hizbullah ilerlemelere rağmen iyi direniyor. Ve katil sürüsüne zayiat verdiriyor. Bu bağlamda süreçte Hizbullah’ın üst düzey yetkililerine yönelik suikastların olduğu 2024’ten bu yana geri güç toplayıp operasyonel kabiliyetini devam ettirdiğini gösteriyor.
Orta Doğu’nun kendine en has, en kaotik ve bir o kadar da kırılgan ülkelerinden Lübnan artık sadece namlunun değil, diplomasinin de gölgesinde yaşıyor. Ama bu gölge, bazen ateşten bile daha yakıcı diyebiliriz. Zira gölge bir zorlamanın, dayatmanın gölgesi. Lübnan’dan gelen haberler, bu küçük Akdeniz ülkesinin ne büyük bir çelişkiyi yaşadığını gösteriyor. Bir yanda Başbakan Netanyahu’nun “Kuzey’de barış yoksa Beyrut’ta da barış olmaz” tehdidiyle sınırları yeniden çizen İsrail, diğer yanda Beyrut’un varoşlarında konuşlanmış Hizbullah, hem ateşkese "evet" diyor hem de roketlerin ateşleme düğmesine basmaya devam ediyor. Başka bir haberde, Lübnan hükümeti, Hizbullah ile İsrail arasında kısmi bir ateşkes sağlandığını duyurdu. “Hükümet mi var? Devlet mi var? Veya ne var?” sorusunu sormak gerekiyor ancak kime ne diyeceğiz… Hizbullah, İsrail’e saldırmayacak; İsrail de Beyrut’u vurmayacak, güya anlaşma bu. Anlaşma, güney Lübnan’ın tozlu tepelerinde ve Beyrut’un kalabalığında fısıltıyla yayıldı önce. Sonra bir anda katil Netanyahu’nun sert çıkışıyla havada asılı kaldı: “Operasyonlarımızı derinleştiriyoruz.” Dahası, İsrail ordusu stratejik Beaufort Kalesi’ni ele geçirdiğini ilan etti. Tabii onlara da zafer lazım. 20 yıl aradan sonra tekrar İsrail’in eline geçen kalenin, sembolik bir mekân olarak belki ama anlamı büyük. Artık İsrail, güneydeki varlığını pekiştiriyor iddialarını yoğunlaştırmaya başladı. Aslında yüzyıllar önce bir şey ifade eden bir kale, bugün ise ancak sembolik olur… Tabii bunun Hizbullah’ın bir taktiği olma ihtimali de yüksek… Hizbullah yetkilileri ise, “İsrail askerleri topraklarımızdan çekilmeden kapsamlı bir ateşkes olmaz” diyor ve İsrail saldırılarına cevap olarak Tiberya’ya roket yağdırıyor. İşin özünde güncel konulara değil, büyük resme bakmak gerekiyor; Lübnan tam üç aydır katil eliyle yanıyor. Mart başından bu yana 3.400’den fazla insan hayatını kaybetti, 10 bin yaralı var. Bir milyondan fazla insan evini terk etmek zorunda kaldı. Bu rakamlar Lübnan’ın nüfusuna oranlandığında, yıkımın büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. Şimdi en büyük soru şu: Bu “yarım ateşkes” nereye varacak?
Bu kırılgan ateşkes ya kalıcı bir durumun habercisi olur ya da yeni bir zalim saldırının başlangıcı. İsrail’in olduğu yerde iyi niyetli veya optimist olmak mümkün değil. Daha doğrusu böyle bir bakış açısına sahip olmak saflık olur. O yüzden bizim olanların neler olduğunu unutmamamız lazım. Zira Lübnan da bizimdir. Kudüs de bizimdir.