Kamunun birtakım hizmetleri vatandaşına sunabilmesi için bir kaynağa ihtiyacı var mı? Evet, var. Bu kaynağı sağlayabilmesinin en önemli yolu nedir? Vergi toplamak! Vatandaşın birtakım hizmetler için vergi ödemesinde anormal olan bir şey var mı? Gayet tabii ki yok! 

Buraya kadarki kısımda bir olağandışılık yok. Ancak bizim ülkemizde vatandaş-vergi ilişkisinin normal olmayan yönleri var mı? Elbette ki var. Nedir bunlar? Vergi yükünün çok ağır olması ve kaynak ihtiyacı arttıkça vatandaşın sırtındaki vergi yükünün sürekli artması…

1999’daki Gölcük depreminin ardından “bir defaya mahsus” olmak üzere alınan Özel İletişim Vergisini (ÖİV) hatırlayalım. O dönem adı “dayanışma vergisi” olarak zikredilen ÖİV, 2000 yılının sonuna kadar uygulanacaktı güya. Önce 2002’nin sonuna, sonra da 2003’ün sonuna kadar uygulanmak üzere uzatıldı. 25.12.2003 tarihinde de süreklilik arz eden bir vergi oldu.

Aynı şekilde Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) de geçici olarak konup kalıcı hale gelen önemli vergi kalemlerinden birisi. Akaryakıtta otomobile, sigara ve tütün mamullerinden lüks tüketim mallarına kadar pek çok kalemden alınıyor. KDV’yi zaten saymıyoruz bile. Bir de ÖTV’nin KDV’si türünden ilginçlikler var tabi, ki o da vatandaşın sırtındaki yükün tuzu biberi oluyor herhalde.

Vergi yükünün ağırlığını en iyi yansıtan kalemlerden birisi akaryakıt olsa gerek. Akaryakıttaki vergi yükünde hayli iddialıyız! 100 liralık akaryakıtın 26.9 lirası ürün fiyatı, 10.1 lirası dağıtıcı ve bayi kârı iken, tam tamına 61.8 lirasını vergiler oluşturuyor. 100 liralık akaryakıt alırken kamuya 61.8 lira transfer etmiş oluyoruz yani. Hayli yüksek bir rakam.

Aynı şekilde otomobildeki vergi yükü de son derece dikkat çekici boyutlarda. Yüzde 45’ten başlayıp yüzde 100’lere, hatta büyük motorlu araçlarda yüzde 160’a ulaşan oranlarda vergiler mevcut. Sıradan, küçük motorlu ve ekonomik sayılabilecek bir arabada bile ortalama yüzde 60 civarında bir ÖTV ödüyor vatandaş. Orta halli bir motora sahip (yani 1600 cc civarında) bir arabaya niyetlenenler için oran yüzde 110’a çıkabiliyor. 

Yani fabrikadan misal 4 bin liraya çıkan bir arabaya yüzde 50 gibi bir ÖTV ödemek zorundasınız. KDV, ÖTV, ÖTV’nin KDV’si falan derken fiyat ortalama 80 bin liraya fırlayabiliyor. Lüks bir araba almak isteyen birisi, yaklaşık olarak 1.5 araba alacak kadar bir tutarı da vergi olarak ödemek zorunda. Vergi alınsın ama bu oranlardaki verginin adil olduğunu söylemek mümkün olmaz herhalde.

Dünyadaki örneklerle kıyaslayınca daha da ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye, otomobil vergilerinde İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi zengin kuzey ülkeleriyle yarışıyor. Ancak onların kişi başı milli gelirleri senelik 80-100 bin dolar bandındayken, bizde ise TÜİK’in son hesaplama yöntemi değişikliğiyle bile 11 bin dolar! 

Türlü çeşitli vergiler yetmezmiş gibi vatandaşın sırtına yeni bir yük daha yükleniyor. Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi” (BES), yani daha diplomatik ismiyle “otomatik katılım sistemi”. “Otomatik” denmiş ama açıkça “zorunlu” bir uygulama. Giriş “zorunlu”, çıkış (Allaha şükür ki) “serbest”!

Bu “zorunlu” olması durumu, BES’in de aslında bir tür vergi gibi olduğunu gösteriyor gibi, ancak devlet almıyor bu kesintiyi. Bu kesinti, işveren tarafından doğrudan emeklilik (yani sigorta) şirketlerine yapılıyor. Vatandaş açısından yeni bir tür vergi sayılabilir yani!

Hem vatandaş tasarruf etsin diye zorunlu, yani “otomatik” olarak özel emeklilik şirketlerine doğru itmek; hem de vatandaş kredi çekip para harcasın, “ekonomi canlansın” diye “faizler düşsün” demek.. Bir kafa karışıklığı var yani. 

Bu kadar türlü çeşitli vergi ve kesintiye rağmen bu ülke insanının yakasını işsizlik, geçim sıkıntısı, yeterli hizmet alamama gibi sorunlar bırakmıyorsa (ki bırakmıyor), bir yerlerde bir sorun var demektir. 

Vatandaş, devletten büyük değil ki, sürekli cebindekini çıkarıp versin!