Muhalefet partilerinden birine mensup bir vekil vardı. Seçimlerden önceki bir TV programında, karşısındaki iktidara yakın isimlerle giriştiği münakaşada şu minvalde haykırıyordu: “13 senedir karşımıza böylelerini gönderiyorlar. Suret-i haktan görünüp iktidarı savunmaya çalışan adamlarla uğraşıyoruz.” Söz konusu isim bugün, kıyasıya eleştirdiği parti saflarında bir vekil adayı. Yeri vekil seçilmesi açısından garanti. Ama sağduyulu ve tutarlı insanların nazarındaki yeri muhakkak ki pek sağlam olmasa gerek.
Başka bir muhalefet partisinin bir diğer vekili de lüksü, şatafatı, gösterişi eleştiriyordu yine seçimden önceki dönemde. Eleştirilerinde aşırıya kaçtığı yerler olsa da kendi içinde tutarlı denebilirdi. Bir de baktık ki, O da, eleştirdiği kapıda belirmiş geçen günlerde. Daha birkaç ay önce söylediği sözlerinin 180 derece tersini söyler olmuş. Kendisini haklı çıkarmak için “zamanında yanlış yapmışım, aşırıya kaçmışım” türünden sözleri, bugünkü hareket ve sözlerini de zan altında bırakıyor aslında. Dün yanlış yapanın bugün yapmayacağının garantisi olabilir mi
Bir başka siyasetçi vardı, ki onun durumu daha bir ibretlikti. Gayet yapıcı bir dille eleştirilerini sıralar, neden-sonuç ilişkisi içinde meramını anlatır, yüzeysel değil derinlikli bir muhalefet sergiler, üslubuyla toplumun her kesiminin dikkatini çekerdi. Ancak etki altında kalmaya müsait olmasından olsa gerek, ona da bir şeyler oldu, bir anda farklı bir kimliğe büründü. Önce başında bulunduğu partiyi bırakıp yeni bir partiye geçti, orada da haklı eleştirilerini sürdürdü. Sonra orayı da ortada bıraktı ve yıllardır kıyasıya eleştirdiği saflarda buldu kendini. İşin ilginç yanı, o önceki laflarını tekzip de etmedi. Yani hem kıyasıya eleştirilerinde doğru söylediğini belirtirken, hem de bugün eleştirdiği kapıda yer almasının normal olduğunu iddia etti. Birbirinin zıddı iki şey nasıl doğru olabiliyorsa artık.
Bu siyasetçi, ne ilginçtir, eski günlerde başında bulunduğu partide bir “vesayet” olduğunu söylerdi. Bugün acaba ne düşünüyor yeni yuvasıyla ilgili Dün eleştirdiği kapıda, vesayet diye kast ettiği şeyin kanlı canlı olduğunu muhtemelen görüyor ama ses etmiyor demek. Allah selamet versin.
Bu üç örnek, maalesef Türkiye’deki siyaset ve siyasetçi vasatını gösteren numuneler. Bu üç örneğe daha onlarca, yüzlerce örnek eklenebilir. Liderin işaret ettiğine el kaldırıp söylediklerinin aynısını tekrarlamaya dönüşen bir siyaset pratiğinde, bu durumlar anormal karşılanmıyor işte. İnsanlar, ilk başta bir hayret ifadesi gösteriyor ama sonra meşhur “balık hafızamız” devreye giriyor ve her şey unutuluyor, her şey kanıksanıyor. Maalesef, tutarlı, ilkeli olmak pek de önemsenmiyor. Bunu bilen siyasetçiler de bir iki kıvrak manevrayla ve birkaç günlük eleştiri faslına katlanıp 180 derece dönüşler sergileyebiliyor.
Türkiye’de siyaset ilkeler üzerinden değil de şahıslar üzerinden yürüdüğü için tutarsızlık ve ilkesizlik önemsenmiyor. Sözün değeri ve erdemi asgari düzeyde olunca, o meşhur “dün dündür bugün bugündür” ifadesi Türk siyasetinin en önemli teamülüne dönüşüyor.
Siyasetçinin sermayesi sözleri, vaatleri, eylemleri ise, bunlardan sapmalar, bunlara aykırı eylem ve söylemler neden itibarının sıfırlanmasına yol açmıyor Tersine ikbal, kariyer kapılarını açıyor işin komiği.
İdeolojiler, fikirler, ilkeler ve insanlık erdemleri siyasetten elini eteğini çektikçe, siyasetin ve siyasetçinin vasatı da giderek “vasat”ı bile bulamayacak. Madem ilkesizlik, 180 derece dönüşler, “ak dediğine kara demek” bu kadar normaldi de, vakt-i zamanında parti değiştirmesiyle ünlü bir vekile neden “fırıldak” yakıştırması yapılmıştı Yoksa bu durumu son döneme has bir nitelik mi saymalıyız