2018’deki “ver yetkiyi gör etkiyi” söyleminden sonra geçilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sayesinde son 5 senedir daha önce hiç görülmemiş çapta ve derinlikte bir kriz hatta buhran hali içinde bulunuyoruz. Öylesine bir hal ki bu, “tarım ülkesi” Türkiye’de üstelik yaz mevsiminde bile 35-40 liranın altında meyve bulunamıyor. Temel gıda maddelerine erişim dahi ciddi bir sorun oluşturuyor.
İnsanlar, kelimenin tam manasıyla “günü kurtarmak” için yaşar halde ve “bıçak kemiğe dayandı” söylemi bile yaşanan hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısını tarif etmekte yetersiz ve etkisiz kalıyor.
Halbuki, Türk ekonomisi krize, Türk toplumu da krizle yaşamaya alışkındır. Yıllar boyunca yüksek enflasyonla, üstelik mesela 90’larda kredi ve kredi kartı gibi borçlanma ve harcama olanakları olmadığı halde yaşayabilen toplum, gelinen noktada “borcu borçla çevirme” yolunu tutturmuş durumda. Bunu da yaparken, kredi-kredi kartı-faizli borçlar şeytan üçgenine mahkum ediliyor. Hemen her meselede tek çözümü borç faizleri pahasına “kredi” olan bir siyasi iktidarın son dönemlerdeki “gayri iktisadi” ekonomi politikaları neticesinde, artık bu da işlemez oluyor.
Ürettiğinden fazla tüketmeye teşvik eden sorumsuz politikaların günün birinde ekonomiyi bu “uçurumun kenarındaki” konumuna getireceği söylense de dinleyen olmadı. Sürekli gaza basalım, hiç fren yapmayalım derken, arabanın patlamış frenlerle nasıl durdurulacağı hesaba katılmadı. İş arabayı durdurmaya gelince ise, “duvara toslamak” dışında bir çare gözükmüyor ki, o noktada da olan yine vatandaşa olacak.
Enflasyon nedeniyle eriyen ve yetmez olan gelirlere ek olarak yüksek vergilerle birlikte “enkaz” vatandaşın sırtına yüklenecek. “2023’ü unutun” mesajlarının, önümüzdeki sene “2024’ü de unutun” diye devam etmeyeceğinin garantisi var mı?
Ortadaki ekonomik fiyaskonun sorumluluğunu üstlenen kimsenin olmaması ise ayrı bir fasıl. Daha önceki yıllarda farklı amiller ve günah keçileri bulunmuştu. Bir ara depocular, sonra pazarcılar, daha sonra marketçiler, ara ara da dış güçler sorumlu tutulmuştu.
Elbette 85 milyon içinde herkes sorumlu olabilecekken sadece idare makamındakiler sorumluluktan münezzeh bir pozisyona konumlandılar ve bunu da nasıl oluyorsa doğal sayıyorlar. Kendi uygulamalarının neticesinde herhangi bir dahli olmadıkları, hata ve yanlış yapmadıkları havasındalar hala. Türkiye’nin, “tarihin en parlak dönemini” yaşadığını söyleyip, bir hafta 10 gün sonra “vatandaşın çektiği pahalılık sıkıntısının farkındayız” da diyebiliyorlar. Öyle bir parlak(!) dönem ki tam bir Türkiye Yüzyılı!
Son dönemdeki ekonomik krizin sorumlusu da bulunmuş nihayet.. Bu sefer sorumlu küresel krizmiş! Sadece Türkiye’de yaşanan bir “küresel” kriz anlaşılan. Türkiye'ye gelen yabancı ülkelerde hatta komşumuz olan Bulgaristan, Gürcistan gibi ülkelerde bile hissedilmeyen bir kriz. Öyle bir kriz ki sadece Türk vatandaşlarını hedef alıyor. Elbette ki uygulanan akıl mantık ve iktisat dışı politikaların hiçbir kabahati ve idare makamındakilerin de en ufak bir sorumluluğu yok yaşanan pahalılık ve fakirleşmede.
Elbette ki, bu söylemlerde toplumsal algıya oynama maksadı güdülüyor. Bu söylemlerin etkisinde kalan ve tam manasıyla “kendi sorununa yabancılaşmış kitleler” ise marketteki fiyat yangınını görmüyor da poşet fiyatının “hala” 25 kuruş olmasıyla avunuyor veya yüksek fiyatlardan ötürü asgari ücretli market çalışanlarına tepki gösteriyor.
Sorunların üstü örtüldükçe çözülmeyeceği, tersine daha da büyüyeceği ve günü gelince üstünü örtenlerin de canını yakacağı gerçeği göz ardı edildikçe ekonomideki hiçbir meselenin çözülmesi de beklenemez haliyle.