İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelik yani klasik dilde faslı “nutk” sahibi olmasıdır. “Nutk” birincil anlamda “düşünen” ikincil anlamda “konuşan” varlık demektir. Konuşma, düşünceyi sadece dil düzleminde ifade etmez. Aynı zamanda düşüncenin dayanağını ifşa eder. Bir kişinin nasıl düşündüğü ile nelerden hareketle düşündüğü farklı şeylerdir. Nelerden kastımız ilkelerdir. Bu ilkelerde birincil olarak varlık tasavvurlardır. İnsanın düşüncesini eleştirmek ya da kabul etmek yerine düşüncenin ilkelerini hedeflemek insanın hakikati kavramasında en önemli evredir. Dili inşa eden, varlık tasavvurlarıdır. Bu tasavvurlara sahip olmanın bilincinde olmak ya da olmamak dili kullanmanın önünde bir engel değildir. Ancak kişi bir dilin dayanağı olan varlık tasavvurunun farkına varırsa o dili inşa eden zemine ulaşır ve bu zemin üzerinden yeniden varlıkla bir ilişkiye girer.
Dil kişinin kendisini ifade aracıdır. Peki, ifade edilen şey nedir? “Kişinin kendisi” diye tanımladığımız şey nedir? İnsanın bilinmeyen, dipsiz ve karanlık dünyasını ne kadar ifade edebilir dil? “Kendi” dediği kendisi midir insanın? Yahut kendi dediği bir varlıkta karşılığı mıdır? Şu bir gerçek ki varlık kavramının ilk tahakkuk ettiği anlam insanın kendisidir. İnsan kendi varlığını akli olarak inkâr edemez. Bu durum, insanın varlığını bütün varlığın önüne koyar. Bütün diğer “varlar” insanın kendi varlığından hareketle inşa edilir. Dolayısı ile insanın kendini ifade etmesi aynı zamanda varlığı ifade etmesi anlamına gelir. Onun içindir ki “dil” varlığı yahut varlığa dair olan tasavvurlarımızı ifade eder. Aynı zamanda kişinin kendisini bilmesi, varlığı bilmesi anlamına gelir. Gerçek varlık yaratıcıdır. Bu durumda kişi kendini bilir ise yaratıcıyı bilmiş olur. “Kendini bilen Rabbini bilir” ifadesi tam olarak bu noktadan çıkar.
Fakat burada bir soruna dikkat çekmek gerekiyor. Kişinin varlığı bilmesi ifade edildiği kadar kolay bir durum değil. Kişinin varlığı bilip bilemeyeceği bile net değil. Bin yıllardır üzerine düşünülen bu meselede insan karamsarlıklar içindedir. Ancak varlığı bilebiliriz desek dahi sorun çözülmüş olmuyor. Varlığın bilinme halini ifade edebilir miyiz? İkinci soru sufileri şiir yazmaya mecbur kıldı. Çünkü mutlak olanın zaman ve mekân düzlemine indirgenmesi zannedildiği kadar kolay değil. Ortaya çıkan “varlık idrakini” ifade etmekte aciz kaldı diller. Bu yüzden son makama “sukut” dedi bilenler. Sukut makamı hem konuşmanın imkânın kalktığı hem de konuşmamanın edep olduğu hale işaret eder. Çünkü tevhitte cümle kuracak ikilik yoktur. Ayrı ayrı yüklem ve özneden bahsedemeyiz. Bu durumda kullanılacak bağlaç “ve” değil “ile”dir. Bu yüzden Allah ancak Allah ile bilinir dedi büyükler. İnsanı tevhide yaklaştıran en önemli hal “âşk”tır. Kişi âşık olunca tevhit olur. Tevhit olunca âşık olur. Leyla ile Mecnun bizdedir. Romeo ve Juliet onlarda. Çünkü tevhit bizdedir. Teslis onlarda. “ile” de bir birliktelik bir olma hali vardır. “İle”de bir fena hali vardır. Fena halinde “hulul” olmaz. Çünkü fenaya erende “mahal” kalmaz. Mahal olmayan yerde de “hulul”eimkan yoktur. “Ve” de ferdiyet vardır. Ayrışma halini yansıtır “ve”li cümleler. Birazda kibir taşır denklik iddiasını ifade eder “ve”li cümleler. Oysa “ile”de karşısındakinin varlığında yok olmaya talip olma durumu vardır. Bu talep insanı ebedi olarak var kılacaktır.
Gündelik dil olsun ya da dilin bütün taksimleri olsun bütün dil varlık tasavvurlarından nasibini alır. Çocukken oynadığımız oyunlar, gençken kullandığımız tanımlamalar yahut en basiti ile kabul ve retlerimiz hepsi birebir varlık tasavvurlarının bileşimleridir. Bağlaçlarımız varlık tasavvurları ile ilgili iken dilin diğer unsurlarının varlık tasavvurundan bağımsız olduğu nasıl düşünülebilir ki!
“Bir’dir Bir“ oynarız çünkü Yaratıcı Bir’dir. Karşımıza “Birden bire çıkar” çünkü varlığın ilk ilkesi Bir’den ancak Bir’in çıkacağıdır. “Bir’den gelir” çünkü Bir’den geliriz ve Bir’e döneriz. Herhangi bir şey “aklımıza” ya düşer ya çıkar yahut gelir yahut gider. Ne olursa olsun olanın akılla alakası yoktur. Olan sadece akılda olur. Çünkü insan aklı sadece Faal Akıl’dan gelen kavramları bir şekilde idrak eder yani alır. Akıl bir şey yapınca ancak uyduruk olur. O yüzden “uyduruk” akıldandır. Ve biz aklımızdan uydururuz.
Bir şey hakkında olumsuz bir karar verdiğimizde “hayır” deriz. Çünkü Hayır duadır. Hayır, “Hayır Olsun” demektedir. Çünkü bütün âlem mahza “hayır”dır. İlkesel olarak “şer” yoktur sadece “hayır” vardır. İdrakimiz yetsin ya da yetmesin meselemiz her durumda hayra talip olmaktır. Bir şeye olumsuzlama onun var olduğu anlamına gelmez. Bir işte “hayır” olmayabilir. “Hayır olmama durumu” olumsuzdur yoksa olumsuz durum kendinde var değildir. Yani “yokluk” varlığın olmama durumudur ki bu İslam düşüncesinin temel yaklaşımıdır.
Bir şeyin hakikati değişmez. “Hakiki” olan değişmeyen ve aslının aynı olandır. Çünkü “Hak” mutlak manada kendisinde hiç değişme olmayandır. “Hak” Rabdir. “Hakikatli söz” Rabb’in muradına uygun sözdür. Bütün âlem Hakk’ın tecellisidir. Bu durum da âlemde hakiki olmayana yer yoktur. Yalan varlığa yapılan en büyük ihanettir. Çünkü varlık “Hak”tır.
Dil varlığı taşır. Varlık ise dili kurar. Nihayetinde inandığının Gerçek Varlık yani Yaratıcı nasıl ise diliniz o inanca göre şekillenir. Bu noktadan meseleye bakıldığında farkında olalım ya da olmayalım Türkçe tam manada Müslüman bir dildir.