O mükemmeldi. Yaşayan son çınarlardandı. On altı yıl önce göçüp gitmeseydi ondan öğreneceğimiz çok şey olurdu.

Sabah erkenden kalkar buz gibi suda abdest alır camiye giderdi sabah namazı için. Tüm namazlarını ne olursa olsun camide cemaatle kılardı. Cemaatle kılınan namaz el ele tutuşup şehri saran bir hayra döner, sevabı da daha fazla niye azaltayım derdi. Akşam eve dönerken eli mutlaka dolu olur, evde çocuklar varsa onları mutlu etmek için illa ki bir şeyler alırdı. Balon ya da şekerleme çikolata gofret gibi. Onun çocuk sevgisi yalnızca evdekiler için değil sokaktakiler için de geçerliydi. Sokakta oynayan tanıdığı tanımadığı tüm çocuklara hediyeler dağıtırdı.

Merhamet onda öyle fazlaydı ki öz kızlarını evlendiği adam istemediği için yetimhaneye veren anneyi duyunca ağlamış kızları evlat edinmek istemişti. Hepsini alamazsam da en azından birini alayım okutayım evlendireyim diyordu. Eşi razı olmayınca yapamadı.

Pek çok caminin yapımında hayır topladı. Sayesinde hiç camisi olmayan köylere cami yapıldı.

Onun örnek alınması gereken en mühim özelliği ise eşine karşı davranışıydı. Eşi kulakları duymayan işitme yetisini kaybetmiş bir hanımdı. Bu nedenle oldukça yüksek sesle konuşurdu. Çoğu zaman eşine emirler yağdırır şunu yap bunu yap onu al der dururdu. Hani günümüzde eşi dırdır ediyor diye mızıldayan erkekler var ya, işte onlar eğer öyle bir eşe sahip olsalar iki güne kalmaz boşanırlardı. İsmail dedem ise eşine gülümser, başını öne sallar yumuşacık bir sesle, “Tamam hanımefendi, peki hanımefendi.” derdi. Eşi ise bağırmaya devam eder deyim yerindeyse dedemin başını yer dururdu. O ise hanımının gönlünü bir gün olsun kırmadı.

Onun müşfik gözleri şefkatli kolları nice mazluma sığınak oldu. Kimi kimsesi olmayanlar İsmail Baba der ona gelirlerdi. Ne hacetleri varsa görülürdü. Haksızlıklar için hep şöyle derdi, “Gayretullah’a dokunur.”

İsmail dedem marangozdu. Gençliğinden ihtiyarlığına kadar bu şekilde para kazanmıştı. Siniler yapar onları satardı. Bazen çocuklar için oyuncak tahta kılıç yaptığı da olmuş fakat satılık değil hediye.

Ölümünden dört gün önce yanındaydık. Oldukça sağlıklıydı her zamanki gibi motoruna binip çarşıya çıkıyordu. Eve aldığı yeni bir eşya için güle güle kullanın dede dedik. Gülümsedi. Hanım kullanır artık benim şurada dört günlük ömrüm kaldı dedi. Niye öyle diyorsun Allah gecinden versin dediler. O an baktım dedemin gözlerinde hüzünlü bir gülümseme gördüm. İçime bir korku geldi. Biliyor gibiydi sanki. Dört gün sonra Bursa’ya dönerken yine gayet sağlıklıydı. Akşam gelen telefonla ölüm haberini aldık. Namazdan dönmüş, yiyecek hazırlamak için mutfağa girmiş orada düşmüş üç defa şehadet getirmiş ve gülümsemiş.

O yüzünde tebessümle gitti oraya. Ya biz?