Edebiyatımızın neredeyse unutulmuş bir simasıdır Şukufe Nihal. İstanbul’ da 1896 yılında Miralay Ahmet Bey’in kızı olarak dünyaya gelir. Asker babanın görevi dolayısıyla çocukluğu Şam, Beyrut, Manastır ve Selanik’de geçtiği için düzenli bir okula gidemez. Fakat özel hocalardan Arapça, Fransızca, Farsça ve pozitif bilimlerle ilgili dersler alır. Babasının evde düzenlediği toplantılarda tanıdığı devlet adamları, şairler ve yazarlardan aldığı ilhamla, küçük yaştan itibaren memleket meseleleriyle ilgilenmeye başlar. İlk yazısı henüz 13 yaşında iken Mehasin gazetesinde yayımlanır. Genç yaşta evlendiği eşinden oğlunun doğumu ile ayrılır. Kadınlara özel, İnan Darülfünunu’nun Edebiyat bölümünü bitirir.1953’e kadar çeşitli okullarda öğretmenlik yapar. İkinci evliliğinden kızı dünyaya gelir ama bu eşinden de 35 yıl sonra ayrılır. Kendisini tamamen edebiyata verir. Evinde devrin önemli edebiyatçılarının katıldığı toplantılar düzenler. Yeni şiir ve yazılar okunup tartışılmaktadır. Sessiz bir yapıya sahip Şukufe Nihal, bu toplantılarda konuşmaktan ziyade dinleyicidir.

Sosyal konulara daima ilgili olan yazar, çeşitli derneklerde çalışır. Asri Kadınlar Cemiyeti, Kadınlar Halk Fırkası ve Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti gibi. Şiir ve makalelerini ise; Türk Kadını, Haftalık Gazete, Yeni Mecmua, Hayat, Süs, Dergâh, Kadın Yolu, Cumhuriyet, Ülkü, Tan, Çınaraltı, Kadın Gazetesi, Türk Yurdu gibi gazete ve dergilerde yayınlar. Kendisine örnek olarak hayranlık duyduğu Tevfik Fikret ve Halit Ziya’yı alır. Etrafını iyi gözlemleyen yazarın makale ve romanlarında, sorunları ortaya koyup çözüm yolları gösteren idealist bir hava hâkimdir.

Fakat bu idealist kadının son yılları adeta bir romana konu olacak denli trajiktir.1962’de Kadıköy’de geçirdiği trafik kazası ile yaşamı alt üst olur. Peş peşe geçirdiği ameliyatlarla iyileşeceğine durumu daha da kötüleşir. Koltuk değneklerine muhtaçtır artık.1965’de bir huzurevine yerleşerek adeta inzivaya çekilir. Acılar sanki sıraya girmiştir. Kızının ölümü, oğlunun ilgisizliği, dostlarının etrafından kaybolması ile konuşmamaya başlar. Suskunluğunu 1973 deki ölümüne değin bozmaz. Aşiyanda toprağa verilir.

Yapıtlarından şiir kitapları; Yıldızlar ve Gölgeler, Hazan Rüzgârları, Gayya, Su, Şile Yolları, Sabah Kuşları, Yerden Göğe. Romanları; Renksiz Istırap, Yakut Kayalar, Çöl Güneşi, Yalnız Dönüyorum, Çölde Sabah Oluyor. Öykü kitabı; Tevekkülün Cezası. Gezi eserleri, Finlandiya, Domaniç Dağlarının Yolcusu.

Şükufe Nihal aynı zamanda bir gezi yazarıydı, bunu gittiği yerleri yazdığı gazetelerden öğrenmekteyiz. Bu yazılarda ülkenin ilerlemesi bakımından aydınlara çok iş düştüğünden, aydınların mutlaka memleketle barışarak gezmelerinden bahsederdi. Domaniç Dağları’nın Yolcusu’nu 1946 da kitaplaştırdı eser aynı yıl sinemaya da aktarıldı.

Yazarın büyük bir hayranlık beslediği Milli Mücadele dönemi, destanlaşan sayısız kişisel hikâyeyi bünyesinde barındıran bir kaynaktır. Domaniç Dağları’nın Yolcusu böyle bir hikâyenin izini sürer. Hikâyeye göre, Kurtuluş Savaşı sırasında İnegöl yakınlarında, Domaniç dağlarından inen bir köylü kadını, biricik oğlunun düşmana yol göstererek vatana ihanet ettiğini öğrenince silahını çekerek oğlunu öldürür. Yazar, bu etkileyici öyküden ve gözünde devleşen Anadolu kadınından bir iz bulmak üzere, olayın geçtiği yerlere araştırma yapmaya gider. Kitap, yazarın bu gezi sırasındaki duygu ve düşünceleriyle, yaşadığı hadiselerden oluşur. Tabii bu Kurtuluş Savaşı kahramanı kadını, yöresinde kimseler duymamıştır.

Bu dağ efsanesi, taa İstanbul’a kadar gitmiş ama İnegöl ve köylerinde kaymakamın ve ilgililerin onca araştırmalarına karşın hikâyenin kahramanının izine rastlanamamıştır.

Yazar; yolda, misafir olduğu köyde, konakladığı yerde dikkatini en çok kadın üzerinde yoğunlaştırır. Kadınların eğitiminin ve çalışmasının öneminden, yanlış evlilikler ve bunların doğurduğu sonuçlar ve çözüm yollarından bahseder. Şukufe Nihal, tıpkı Finlandiya’da olduğu gibi ilerlemenin köyden başlayacağı fikrini savunur. Bu yüzden aydınlar, köyü göz ardı etmekten vaz geçmeli ve bu iş için görev almalıdır. Türkülerini unutmaya yüz tutmuş köylüleri eleştirmek yerine, köylülerin sahip oldukları hazinelerin farkına varmalarını sağlamayan aydınları sorumlu tutar. Kitle iletişim olanakları ile köy ve kent ayrımının fazla da kalmadığı günümüzde; yetmiş yıla yakın bir süre önce kaleme alınmış Domaniç Dağlarının Yolcusu, adeta bir belgesel kitap tadında.

Köylülerin yoksullukları, ilkel yollar, bakımsız oteller, gündelik hayatın tekdüzeliği; bir devrin fotoğrafı gibi çekilip gelecek kuşaklara bırakılmış.1940 lı yılları bütün yalınlığı, yoksulluğu, iptidailiği ile gözlerimizin önüne sermiş. Domaniç’ ten aslında eli boş dönmemiş. Bir devri şairane kelimelerle betimleyip yöreyi bizzat gezip görerek, belgeleyip öyle kaleme almış.

MİNE ALPAY GÜN