Irak Başbakanı Abadi Türkiye’nin bölgedeki varlığına karşı haddi aşan konuşmalar yapmaya devam ediyor. Özellikle ABD’li yetkililerin destek açıklamaları, Irak’taki oyunda Türkiye’yi sürecin dışında tutmak gibi bir gayeye hizmet ettiğini anlamamak için saf olmanın ötesinde bir şey olmak gerekir. ABD’nin PYD/YPG ile olan ilişkisi ve Bağdat yönetimini nasıl elinde tuttuğu herkesçe malum. Peki, İran bu gelişmeler hakkında ne düşünüyor? Nasıl hareket ediyor? Bu sorulara verilecek cevaplar da fotoğrafı, doğru bir şekilde analiz etmemizi sağlayacaktır. İster doğal sonuç deyin, isterseniz başka bir şey ama Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu’da etkinliği önemli ölçüde artan ülke İran oldu. ABD’li bir akademisyene söylediğim şu sözü çok iyi hatırlıyorum. “Siz Irak’ı işgal ederek bu bölgede İran’ın hareket alanını genişlettiniz. Bunu da İranlıların karakaşına kara gözüne duyduğunuz muhabbetten dolayı yapmadınız. Müslümanların arasındaki mezhepsel farklılıkların çatışma alanına dönüşmesini istiyorsunuz. Sünnisiyle, Şiisiyle Müslümanlar bu oyuna gelmez.“ demiştim. Yıl 2008 sonu veya 2009 idi. Aralık 2010’da başlayan Arap Baharı ile birlikte, ABD’nin planlarını tespit açısından haklı çıktım. Ancak her kesimden Müslümanların bazıları mezhep merkezli çatışmaların içine girdiler, oyuna geldiler ve ben de maalesef yanılmış oldum. Ne yazık ki bugün Irak, Suriye, Yemen, Bahreyn mezhepsel ayrıştırmaların laboratuarına dönüştürülmüş durumda.
Bu sinsi plana dur diyebilecek iki ülke var; Türkiye ve İran. Nasıl mı? Günümüz doğal sınırlarının da çizildiği 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşması’na bağlı kalarak. Yüzyıllardır ayakta olması, herhangi bir anlaşmazlık veya tartışma durumunda kendisine atıfta bulunulması, bu anlaşmanın belirleyiciliğini halen koruduğunu gösteriyor. Peki, neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyulmuştu? Bağdat 1624 yılında Safeviler tarafından işgal edilmiş ve on beş yıldan fazla süren bir savaş yaşanmıştı. Bu anlaşma hem bu savaşa son vermiş ve hem de sınırların bugünü de kapsayacak şekilde karşılıklı olarak belirlendiği bir adım olmuştu. Anlaşmada öne çıkan maddeler arasında Safeviler tarafından işgal edilen Bağdat, Basra ve Şehrizor’un Osmanlılarda kalması, Ahıska ve Revan’ın ise Safevî Devletine bırakılması vardı. Evet, bugün her şeye rağmen Irak ayrı bir devlet ama günümüz gerçekleri Türkiye’ye olduğu kadar, diğer ülkelere de her istediğini yapma hakkını vermiyor. Bu bölgede herkes attığı adımları bir sonraki olasılıkları düşünerek sorumluluk bilinciyle atmalıdır. Bölgedeki ortak düşman işgal kuvvetleridir. Bu coğrafyanın insanları birbirlerinin kardeşidir, dostudur.
Hep söylenen bir gerçek vardır; iki yanlış bir doğru etmez. Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan, Türkiye’nin de destek verdiği, teröre karşı İslam Ordusu ne kadar yanlış bir adımsa, İran’ın da bölgede, kendisine fayda geleceğini umarak gizli veya açık çalışmalar içinde olması o kadar yanlış olur. İran için kazanım gibi görünen gelişmeler, bölgeyi içinden çıkılmaz noktalara taşıyabilir. Bu süreçten zarar görenler de başta İran, Türkiye ve bölge ülkeleri olur. İran’ın 1979’dan bugüne yaşadığı zorlu süreçler ve Irak’ın işgalinden sonra bölgede yaşananlar ABD’ye asla güven olmayacağını bir kere daha ispat etmiştir. Türkiye’nin de, İran’ın da, Irak’ın da, Suriye’nin de en öncelikli meselesi toprak bütünlüklerini korumak ve bölünmelerin önüne geçmek olmalıdır. Kasr-ı Şirin aynı zamanda bugün bölgenin yeniden dizayn edilmesi için kullanılan bağımlı bir Kürdistan hedefinin engellendiği bir anlaşmadır. İran 1940’lardan beri mücadele ettiği ayrılıkçıların son zamanlarda yeniden kimler tarafından harekete geçirildiğini doğru okumalıdır. Irak, Yemen, Bahreyn derken bazı beklentiler İran için kâbusa dönüşebilir. Dimyat’ta pirinç olduğu doğrudur ama yolları eşkıya sarmış ve güzergâhı belirleyenler emperyalistler olmuş durumdadır. Günümüz şartlarında evdeki bulgura rıza göstermek bölge ülkeleri için uygun olanıdır. Hatta daha da ötesi, eşkıyalara karşı birlikte hareket etmek herkesin omuzlarına yüklenen tarihi bir sorumluluktur. Akan kanı durdurmak, fitneyi ortadan kaldırmak için mücadele etmek bütün Müslümanların temel önceliği olmalıdır.
Sonuç olarak, Türkiye de, İran da Kasr-ı Şirin’i korumalı ve deldirmemelidir. Bu bölgede her iki ülkenin birlikte istemediği bir şeyi hiç kimse kolay kolay hayata geçiremez. Musul’da, Kerkük’te, Bağdat’ta veya herhangi bir coğrafyada demografik yapıyı zorla değiştirme girişiminin doğru sonuçları olmaz. Mezheplerimiz de, etnik kimliklerimiz de Müslümanlar olarak ayrışma ve düşmanlık sebebi değildir. Farklılıklarımız zenginliklerimizdir. Ortadoğu’da akan Sünni kanı, Şii Kanı, Türk, Arap, Kürt, Farisi kanıdır. Zulme karşı ortak hareket etmek ve oyunlara karşı birlikte mücadeleden başka seçeneğimiz yoktur. Yoksa yaşanacak olumsuzlukların vebali bizi sarar ve torunlarımızın beddualarından kurtulamayız.