Biz bir yerde kalmadık, bir yer de bizde kalmadı…
Ergen delikanlılar gibi ansızın boy verip yeşeren başakların; anadolu gibi, yurt gibi güzelim başakların arasını istila eden ayrık otlarının, dikenlerin, böceklerin arasından geçtik. Dağ, bayır, düz gitmedik tabi, aynı yeri arşınlasak da bu ölçümün hızlandıkça koşulan, koşuldukça hızlanan aletlere benzemediğini bildik. Hiç dokunmadık arasından geçtiğimiz gürbüz ve bereketli başaklara, tamah etmedik. Onlar bize dokundu sadece, yüzümüzü yaktı, kollarımızı… Aldırmadık. Ayağımıza dolanan dikenlere, çalılara, ayrık otlarına takılmadık, daha çok acıdık onlara; acıdık ama yerlerinden de söküp atmadık. Hiçbir canlıyı kanatmadık. Uzun bir yürüyüştü bizimkisi, mütemadi ve varlık sancısı gibi. Durmadan, yorulmadan yürüdük. Namaz için durduğumuz oldu, onlar da çarçabuk, kimi zaman cem edenler de gördük. Fikrimiz, zihnimiz, zikrimiz aynı şeyde olduğundan okulda, işte, evde, kahvede, her zaman ve her yerde yürüdük. Yürümenin yorulmakla alakası yoktu belki konuşmakla olduğu kadar! Yorulup düşenler oldu, kolundan tutup kaldırmak istedik, ama ısrar etmedik. Yorgunluk bıkkınlıktı onlar için. Bıkılınca bırakılan bir yürüyüş sanılırdı. Böyle nereye diye, daha ne kadar diye, bu böyle olmaz ki diye sorup, sorgulayıp, yadırgayıp, hatta suçlayıp bırakanlar oldu. Atlarımızın gevşek yularıydı belki sımsıkı sarıldığımız. Atlarımız yoldaşlarımızdı ve hayatın ritmini onların yoğun, kudretli nefes alış verişlerinden yakalıyorduk. Biz aldırmadık diye onlar aldırmayacak değildi. Önce atlarımızı aldılar.
Yola atsız devam etmek zor olsa da halihazırda gidilecek bir yolumuzun olduğunu düşünüp, sindirip her seferinde yeniden ve daha da hevesli yola revan olduk. Ayrılanlar o dokunulmaz kabul edilmiş ekinlere, salkım salkım nimetlere, olgunlaşmış başaklara vurdu kendini. Bunca yıllık yürüyüşün yorgunluğu, güçten düşmüşlük, yoksunluk, açlık ve en önemlisi emsali görülmemiş bir açgözlülükle yedikçe yediler. Yürürken yakışıklı, fit, tığ gibi gençlerdiler. Yedikçe şişmanladılar, şişmanladıkça yediler, iştahları arttı doymazcasına. Onlar için çok şey söylemek mümkün, beri yanda yola revan olanlar bıkmadan, usanmadan; inanç, azim ve kararlılıkla devam ettiler sevdalarına. Egemenler karşısında yeryüzünün açlığını, yokluğunu, yoksulluğunu, yoksunluğunu; kendi bastırılmış açlıklarından, yoksunluklarından üstün tuttular. Dünya ve ahiret adına kendilerine umut bağlamış hiç kimseyi yolda bırakmamaya gayret ettiler. O kadar ki umut bağlayanlar umudunu yitirdi de bir dava ahlakını canlı tutma gayretinde olanlar onlar adına umut taşımaya gayret ettiler. Toyluklar, art niyetliler, fırsatçılar vs. olmadı değil. Kimi zaman yoldaşına çelme takıp düşürene de rastladık, uçurum kenarında bir kalça darbesiyle kardeşinin işini bitirene de… Ama yürüyüş hep devam etti. Ne üstümüze üstümüze gelen gıpta; ne de tahkir, tezyif, ta’n edişler aşındırmadı ruhumuzu. Dünya yorucudur. Mal, meta, nimet adına bu dünyanın varına aldanılan herşey insanı yorar. Aldananlar, kananlar, kandırılanlar yoruldular. Yoruldular, çünkü mallarına mal, karınlarına göbek, ihtiraslarına hedef kattılar. Büyüdükçe semirdiler, semirdikçe büyüdüler. Göbek ve kalçalardaki büyümeyi güç zannettiler. Bedence büyüyüp ruhça küçülünce karakter de zayıfladı, ahlak, erdem, basiret, insanlık…
Ve şimdi… Yürüyüşümüze devam etmekteyiz. Dünyaya, dünyadakilere, bilumum rağbet edilenlere tamah etmemekte ısrarcı. Yüründükçe yollar aşınır mı bilinmez, ancak yol deyince anlaşılan mutasyona uğradı. Madde onlarda kaldı, biz her yaştan delikanlılar yürüdükçe formumuzu koruduk; yürüdükçe daha genç, yürüdükçe daha zinde, doludizgin, kararlı ve inançlı… O özlenen yaşanabilir bir dünya için, insanlık için, barış için, kardeşlik için… Devrim yapalım mı?