İKTİDAR partisi, özellikle 2013’teki Gezi olaylarının ardından çok yanlış bir yöntemi benimsedi. “Tarafını belli et”, “herkes safını seçsin” diyerek toplumu birinden birini seçmeye zorladı. Daha doğrusu, “ya bendensin ya da karşı taraftan” söylemini ısrarla tekrar etti.

Bu söylem safların sıklaşmasına, yani basit bir siyasi rant hesabına dayanıyordu. Böylelikle fazladan birkaç oy daha alınabilecekti. Ancak toplumu kamplaştırması, kutuplaştırması, karşıt olan tarafların birbirine karşı kinlenmesi, toplumsal gerginliğin huzursuzluğu arttırması hiç hesaba katılmadı. Bugün gelinen noktada, toplumun iki karşıt cepheye (adeta zorla) ayrılmış olması ve insanların birbirlerine karşı hoşgörülerini ve saygılarını kaybetmeleri, tamiri imkansız ama bir an önce şart bir durum arz ediyor.

İşin ilginç yanı, bugüne kadar bu sorumsuz söylemi devam ettiren siyasi iktidarın (7 Haziran’dan sonra kaybettiği tek başına iktidarı geri alabilmek için) bir anda zıt bir tavra yönelmesi. Tabii herkesi bir şekilde taraf olmaya zorladıktan, toplumu kamplaştırdıkan sonra bir anda “hepimiz kardeşiz” demenin samimiyeti sorgulanıyor haliyle. İktidar medyasının bugüne kadar üstüne benzin döktüğü kutuplaştırma ateşini, kampanya düzenleyip bugün söndürmeye çalışması da halka karşı bir “seçim öncesi kibarlığı” olmaktan öte gidemiyor.

Olması gereken şey basit halbuki. Farklı görüşlere (tabii ki şiddete ve teröre kaymayan) tahammül göstermek, kendinden olmayanı düşmanlaştırmamak, iktidar ve iki oy fazla alabilmek uğruna bu ülkenin insanlarını birbirine düşman etmeyecek, saygıyı, sevgiyi, hoşgörüyü ortaya koyacak bir siyasi dili benimsemek. Siyaset uğruna birbirine düşman olan insanlar, fazladan oy getiriyor belki ama bu işin vebali, insanın kaldırabileceği bir yükten çok daha fazlası.

İktidarın sorumsuzca söylemlerinden birisi, “muhalefet Sivas’tan öteye gidemiyor”du. Her şehirden, her bölgeden oy aldığını anlatmak adına, aslında ülkeyi yöneten irade olarak acziyetini itiraf eden bir beyandı bu. Şayet muhalefet partileri Sivas’tan öteye, yani güneydoğuya gidemiyorsa, bu siyasi iktidarın gerekli huzur ve sükun ortamını sağlayamamasından kaynaklı bir durumdu çünkü.

Her zamanki gibi küçük siyasi rant hesapları nedeniyle, güneydoğu iktidar partisiyle etnik bir parti arasında paylaşıldı adeta. Siyasi iktidar, 2 tane fazla oy alma hesabıyla muhalefet partilerinin bölgeden silinmesini kendine kazanç olarak gördü. Ancak, uygulanan yanlış çözüm süreciyle birlikte bölge halkının etnik kökenli partiye kayışını ve giderek bölgenin silme etnik bir niteliğe bürünmesini yine göremedi.

Geçtiğimiz günlerde doğu ve güneydoğuyu ziyaret eden Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak, Cizre’ye Emniyet’in “gitme” demesine karşın, belge imzalayarak gittiğini belirtiyor. Kamalak’ın, “İktidar sahipleri muhalefeti ‘Siz Sivas’ın doğusuna bile gidemezsiniz’ diye eleştiriyor. Bre gafil, bre acemi tayfa, bu ülkenin güvenliğinden, bütün vatandaşlarının can, mal, ırz ve namus güvenliğinden sen sorumlu değil misin Sen iktidara geldiğinde herhangi bir kimsenin Sivas’ın doğusuna gidememe gibi bir sorunu var mıydı ” ifadeleri meselenin kısa özeti gibi.

Bazı yerlerde sandık kurulamayacağı sözleri dolaşıyor. Bazı mahallelere girilemediği gibi ifadeler insanın kanını donduruyor. Devletin kendi toprakları içinde herhangi bir mahalleye girememesi, sandık kuramaması, vatandaşının güvenliğini sağlayamamasını insanın aklı almıyor.

Zamanında, bu kutuplaştırıcı söylemlerden, bu “Sivas’ın ötesinde yoksunuz” aculluğundan medet umulacağı yerde devlet olmanın gereği yapılsaydı, tüm diğer partilerin bölgedeki mevcudiyeti devlet olma bilinciyle güvence altına alınsaydı, bugün bölgedeki sıkıntılar olmayacaktı belki de. Mesele “Sivas’tan ötesi” değil, yarını görebilmekti yani.