Fikri ve kuramsal tartışmaları bir tarafa ve çok fazla geriye girmeye de gerek olmadan genel bir gözleme dayanarak şöyle bir çıkarım yapılamaz mı?
Bir takım eksikliklerin ve sakıncaların bulunacağını önceden belirterek şu çıkarımda bulunulabilir gibi geliyor bana: İnsanın doğası, daha geniş ve aynı zamanda dinin mahiyetini doğrudan ifade edebilme kolaylığı da sağlayabilecek kelime olan “fıtrat”ı bir hayli, en hafif deyişle, örselenmiştir denebilir. Kuşkusuz, insan doğasının, gerek düşünce, gerekse bilim alanında, bir çıkış “postulat”ı alınma zorunluluğu duyulmasında, belli bir haklılık gerekçesi vardı. Ancak, ona dayanılarak ortaya konulan düşünce sistemleri, bilim anlayışları ve bunların ulaştıkları veriler, önemli ve belli niteliklere sahiptiler. Giderek, bu veriler ve nitelikler, belki de çok fazla üzerine titrenilmesinin sonu olarak, insanın doğasının yerine ikame edildi. Artık insanın doğasından söz edildiğinde, gerçekte onun vesilesiyle ortaya konulmuş, belli bir alanın tercih edilmiş belli bir anlayışı hakim konuma yerleştiriliyordu. Bunun tezahür ettiği belirleyici alanların başında iktisat ve ona ait faaliyetler gelmektedir. İşte, insanın varlık bütünlüğünü gerçekleştirmede ve hayatını bu çerçevede yönlendirmede, mahiyeti itibarıyla, ne bütünüyle olumlu ne de bütünüyle olumsuz bir değerlendirmenin konusu olmazken, öne çıkarılan bazı kavramlar bütünüyle meseleyi farklı düzleme aktarma fırsatı sağlayacaktır. İktisadın bir bilim kimliği kazanabilmesine gerekçe olarak gösterilen, mesela “bencil”, “menfaat” güdüleri, insanın doğasını açıklamada tartışmasız olgu ve ilke şeklinde tanımlanacaktır. İnsanlığın, özelde toplumların ve devletlerin varlıklarını, amaçlarını, işlevlerini ve görevlerini bu yönde kurgulayıp yerleştirerek uygulamaya koyan Kapitalizm denilen sistem olmuştur.
Günümüzde varlığı ve etkisi olanca ağırlığıyla hissedilen, ama görülemeyen, ancak yıkıcı sonuçlarıyla yaşanan bu sistem, devletleri ve siyaseti araçsallaştırmak suretiyle, insanın doğasını örselemenin ötesinde bozma ve çürütmesini olanca hızıyla sürdürmektedir. Toplumların, devletlerin, siyasi yapıların yerine göre birbirleriyle çatışmaları, savaşmaları, birbirini yok edici yöntem ve politikalara başvurmaları, mantıki bakımdan gerçek nedenleri araştırılıp sorgulandığında, ya böyle bir nedenin olmadığı veya daha mutedil, akılcı ve sağduyuya dayalı yollar izlendiğinde kolaylıkla çözülebilecek sorunlar olduğu anlaşılmaktadır. Yakın zamanlara kadar dünyanın Afrika ve Uzak Doğu ülkelerinde kabile çatışma ve katliamları, siyasi veya ideolojik rejim savaşları sürüp giderdi. Şimdi yeni ve vazgeçilmez mekan Ortadoğu, özellikle Müslüman toplum ve halklar başa geçtiler. İç karışıklıklar, ihtilaller, fiili çatışmalar ve savaşlar, bu toplumların ve yönetimlerinin başlıca ve temel ekonomi-politikalarını oluşturmaktadır. İki ana ürün savaş ve ilaçtır. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Avrupa’nın ekonomik refah seviyesi yüksek ülkelerinin ekonomik itici gücü nerdeyse bu iki menfus ve menfur ürüne dayanmaktadır. Müslüman ülkelerde yönetimlerin ve iktidarların ele geçirilmesinde aslında belirleyici unsur, bu iki ürünün tüketilmesi şartına adeta bağlanmış gözüküyor. Nasıl olursa olsun, iç karışıklık, çatışma, ayaklanma, mücadele ve savaş çıkartma beklentisine cevap verebilecek “karakter” sergileyenlere, taahhütte bulunanlara veya azdan az ortaklık isteyenlere yol açılmakta, destek verilmekte, yardım edilmekte ve iktidara oturtulmaktadır. Sanıldığının aksine bütün bu faaliyetler göz önünde cereyan etmektedir. Müslüman halkların düşünce yetersizliği, siyaset, toplum, devlet, en önemlisi de kurum bilinci yoksunluğu hazırlayıcı etmenler oluşturmakta, uygun ortam hazırlamaktadır. Dini temel ilkelerinin yerini, tarihi uygulama örnekleri, o da irdelenmeden, sorgulanmadan kolayca alabildiği için oluşmuş derin bir bilinç körlüğü gerçeklikten soyutlanmayı ve kopmayı getirmektedir. Müslüman’ın Müslüman’ı öldürmesi, nasıl… gerisini yazmaya içim de elimde elvermiyor.