Türkiye, 70’lerde uyguladığı karma ekonomiden 80’li yıllarla birlikte çıkmaya başladı. Bu anlamda 1980 yılı, küresel sisteme hem siyasi hem ekonomik anlamdaki “entegrasyon” veya “zorla uydurulma” babında kilometre taşıdır. Önce 24 Ocak Kararları ile Türkiye, küresel ekonomik sisteme uyum yönünde bir adım attı. 12 Eylül tarihinde de siyasi bakımdan Batıcı bir yola zorla sevk olundu. Bu iki olay, 1980 yılını farklı bir noktaya koyar.

24 Ocak Kararları’nın ardından 1986’da serbest kambiyo rejimine geçilmesiyle sermaye piyasaları da serbestleşen Türkiye, artık tam bir “serbest piyasa rejimi”ne doğru yol almaya başladı. Bunun siyasi alana yansımaları olarak sıklıkla “devlet ayakkabı üretmez”le özetlenebilecek argümanlar ileri sürüldü ve “tümüyle serbest” pazar ekonomisinin faydalarından dem vurulur oldu. Sonraki süreçte özelleştirme furyasıyla birlikte devletin ekonomideki rolü düzenleme ve denetlemeye indirgenmiş gibi gözükse de son birkaç yılki tecrübelere bakınca tam da öyle olduğu da söylenemez.

Bu arada, serbest piyasa ekonomisinin de en ideal, en muhteşem, en sorunsuz sistem olduğu söylenemez. Fiyatların en saf haliyle arz talep dengesi marifetiyle piyasada belirlenmesi, kağıt üstünde doğal bir dengeyi işaret etse de, bozuk yapıya sahip bir piyasa işleyişi ve yapısal sorunların olduğu bir ekonomide fiyat oluşumunun da çok sorunsuz gerçekleşmediğini bizzat yaşamaktayız.

Kamu idaresi, tam da ileri Batı ekonomilerinde olduğu gibi düzenleme ve denetleme mekanizmasına komuta eder gibi gözükse de, mesela son birkaç yıldır döviz kuruna aktif olarak müdahalede bulunmayı tercih etti. Yani, kur fiyatının serbest piyasadaki arz talep dengesiyle belirlenmesini engelleyerek kendi bir fiyat belirlemiş oldu.

Buradan hareketle akla şu geliyor. Demek ki, serbest piyasa ekonomisi de bir noktaya kadar “serbest” ve aslında takdim edildiği gibi çok da serbest değil yani. Kamu otoritesi, kerameti kendinden menkul ve başarısızlığı da halkın kısa sürede fakirleşmesi ve artan geçim sıkıntısı olarak tescillenmiş tuhaf bir ekonomi politikası uğruna, serbest piyasa ekonomisinden vazgeçebildi.

Madem serbest piyasa ekonomisi ve “fiyatların piyasada belirlenmesi” miti, duruma göre esnetilebiliyorsa, o zaman mesela vatandaşın en mağdur olduğu konular olan gıda, konut, otomobil piyasalarında da bu neden yapılmamaktadır? Bir zamanların tarım ülkesi olan Türkiye’de, “mevsiminde bile” ucuza sebze meyve yemek mümkün olmuyor, vatandaş pahalılıktan yakınıyorken üreticiler de para kazanamamaktan dert yanıyor. O halde kamu otoritesi devreye girerek “makul” bir fiyat seviyesi belirleyebilir belki de.

Aynı şekilde, bugünün belki de en ciddi toplumsal meselesine dönüşen konut meselesinde de, ev sahibi-kiracı kavgalarının giderek arttığını görüyoruz. Resmi enflasyon değil de sokağın enflasyonuyla bağdaşmayan “kiralara yüzde 25 sınırı”, bu kavgaları daha da büyüttü. Kamu otoritesi ise, “fiyat piyasada belirlenir” havasında… Ücretlerin, gelirlerin, ancak enflasyon kadar arttığı bir yerde bir senede iki, üç misli artan kiralar nasıl bir piyasa dengesinin sonucu olabilir mesela? Buradaki sağlıksız fiyat oluşumuna müdahale gerekmez mi?

Benzer şeyler ikinci el otomobil fiyatları için de aynı şekilde söylenebilir. Yine gayri akli ve gayri iktisadi ekonomi politikaları nedeniyle ikinci el otomobilin yatırım aracına dönüşmesi ve bundan ötürü yaşanan akıl mantıkla bağdaşmayan fiyat hareketleri… Mevcut gelir seviyeleriyle korelasyon olmaksızın artan fiyatlar, “serbest piyasa ekonomisi var” diyerek geçiştirilemez.

Aslına bakılırsa, serbest piyasa söyleminin ardına sığınarak yapılan şey, ekonomi yönetimi adı altındaki eylemsizliğin, ataletin ve yanlışların üstünü örtmeye çalışmaktır. Üstümüze yağan zamlar da son 4-5 yıldır uygulanan akıl mantık dışı iktisat politikalarının ve sorumsuzca uygulanan seçim ekonomisinin faturasının halka ödetilmesidir. Siyasilerin ve onların trollerinin ortaya attıkları bahaneler bu gerçeği değiştiremez. “Zamları Mehmet Şimşek yaptı” algısı da, akaryakıtın ÖTV’sine yapılan korkunç zammın 15 Temmuz’a getirildiği türünden acayip imalar da, siyasi iktidarın sorumluluğunu azaltmaz.

Yaşanmakta olan ve “rasyonel adımlar” diye pazarlanan şeyin tam adı da “acı reçete”dir, “adı konmamış bir IMF programı”dır, “kemer sıkma”dır. Yaşanan olumsuzluklara müdahale edemeyip de “serbest piyasa ekonomisi uygulanıyor” söyleminin ardına sığınmak, yarınları bugünden de eter bir hale sokacaktır.