"Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.

Bu kent peşini bırakmayacak.

Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;

Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Bu kenttir gidip gideceğin yer.

Bir başkasını umma."

(K. Kavafis)

Sessizliği içime derin derin çekip, neden diye birbiri ardına gelen soruların hepsini yorumcuların ağzının tam orta yerinde açılan yarıkların içine gömdükten sonra hasar tespiti yapan her açıklamayı veya hezeyanı bir kenara bıraktım. Bir müddet sessizlik kalbime iyi geldi. Kalbe iyi gelen şey akla da iyi geliyor. Elimdeki kitabi binlerce kitap içinden seçip valizime neden koyduğumu hatırlamıyorum. En azından o günkü gerekçelerim ile bugünkü yorumlamam arasında büyük bir fark olduğu muhakkak. Bir valize bir gerekçe koymak diyelim buna. Bugün altındaki çizgilerden, yana düşülen şerhlerden, derkenarlardan kaçıncı kez okunduğu anlaşılmasa da çokça okunduğu belli olan kitabı bir daha okuyorum ve yanına yeni notlar düşerken bu kitabı belki de bugünkü haleti ruhiyeye bir gerekçe olsun diye seçmiş olabileceğimi düşündüm. Tam da Batı’nın en batısında okunmak için yazılmış olabileceğine kanaat getirdim. Evet, Kemal Tahir’in Batılılaşma Notları’ndan bahsediyorum. Ama kitabı bu yazıya konu etmeyeceğim. Çünkü önümüzde önemli bir karar verme süreci var ve bu karar her zamanki kararlardan daha önemli bir yerde duruyor.

Bazen önümüze düşen şeyi gerçek olarak aldığımızda ya da ona inandığımızda her şey anlamını yitirebiliyor. Bu satın alınmış gerçeğe bizden inanmamızı bekliyor olabilirler ya da umudumuzu yitirip, kabullenmemizi umuyor olabilirler lakin bir mücadeleyi ancak vazgeçtiğinde kaybeder ve anlamsızlaştırabilirsin. Aksi halde bir mücadeleyi anlamlı kılan şey, vazgeçmeden devam edebilmektir. Tarihin her döneminde bir yalan kulesinden insanları indirebilmek her daim zor olmuştur. Her ne kadar o yalan kulesi dağıldığında enkazından en çok garibanlar zarar görmüş olsa da o kuleyi ayakta tutanda garibanların kesin inançlılığıdır. Çünkü o kesin inançlılığı onun yaşamsal gerekçesidir. Onu kaybetmektense yıkılmayı hep tercih etmiştir. Bir de bir yalanla mücadele etmek dünyalarla mücadele etmekten, yedi düvelle mücadele etmekten daha zordur. Onun için çok daha dirayetli olmak ve vazgeçmemek gerekir.

Elbette kullanılan dil, yapılan suçlamalar her daim ağır olmuştur. Tarih bu tür mücadele verenlerin karşısına benzer yargıları getirip koymuştur. Ne vakit bir adım atılsa, adım atanların karşılarına konulan ilk itham ihanet, fitne, bölücülük vb., olmuştur. Bugün de muktedirin kullandığı dil ve de uyguladığı metot bundan bağımsız değildir. Ortaya konulan bütün bu algıları dağıtmak ve hakikatin açığa çıkmasına yardımcı olmak, insanın boynunun borcudur. Ortada gürültücüler, tahtacılar, idare-i maslahatçılar, sinyalciler var diye hakikati haykırmaktan vazgeçecek değiliz. Ortamdaki gürültüye, kafa karışıklıklarına bulaşmadan iyiyi, güzeli en güzel şekilde söylemeye devam etmek zorundayız. Birileri bağırıyor diye bağırmak zorunda değiliz. Naif ve güzel kalmakta mücadelenin özünden kopmamayı sağlar. Şair Eda Fırat’ın dizeleri durumu ne güzel ifade ediyor; “Birden siliniyor yağmurun hafızası / Dönsün istiyor insan, her şey çocukluğuna / Hayatın akışı, suyun döngüsü gibi / Yeni bir başlangıç gerekiyor her sona.” Hoşça bakın zatınıza…