“Bir tane Kaddafi vardı. Bağışlıyor musunuz onu görünce benim aklıma Dümbüllü İsmail geliyordu.”
Pensilvanya’daki şüphelininson konuşmasından..
“Boşverin (bırakın) şu Dümbüllü’yü..”
Babamın neslinin, ki onlar Cumhuriyet öncesi doğumluydular, Sağır’ın adamları dediklerinden çok diyemesem de bir kaç kez duyduğumu hatırlıyorum bu cümleyi. Sanıyorum, bahis mevzuu edeceğimiz Pensilvanya şüphelisi de o yılları yaşadığından, o duyumlardan etkilenmiştir.
Ne münasebetle mi duyardık böyle cümleleri, belli sınıfın insanlarından
Pensilvanya şüphelisinin böyle konuşmasındaki kasıt ne ise, onlar da onu güdüyorlardı.
Biraz daha açayım: Şehrimize bir Hoca mı geldi Güler yüzlü, nükteden, sohbeti ve anlatımı güzel, temiz giyimli, efendi, samimi, güvenilir biri mi Hem de yarı resmi görüşlere uzak mı duruyor
Cevabınız evetse, onu yıpratmaya, halkın gözünde sıradanlaştırmaya, özel eğitim almışlar (!) gibi, Dümbüllü diyerek başlarlar, latifelerinden, nüktelerinden, esprilerinden vururlardı ilk önce. Bu taktik meçhul kişilere daha kolay uygulanırdı. Bilinmeyeni böyle bilinir kılmanın talibi daha çok olduğundan..
Son hali Pensilvanya şüphelisinin canlı örnektir. Karşısına oturttukları ve ekranlardan ona kulak verenler biliyor olsaydı Kaddafi’yi, böyle konuşmaya cesareti olabilir mi idi Bugüne kadar orda toplananların içinde izine rastlanmamış olsa da, bir er kişi çıkıp hesap sormaz mı idi
“Sen ne demektesin bre gafil!”
Önce Kaddafi’yi anlatalım. Dümbüllü yazımızın sonuna kalsın.
Söz Mahmut Toptaş Hoca’mızın. 24 Şubat 2011 tarihli gazetemizdeki yazısından.. (Bana da biraz kolaylık olsun. Hem ben yazsam Hoca’mız kadar güzel anlatamazdım.)
“1974 ‘de Kıbrıs harekatının ardından müttefikimiz Amerika bize ambargo uyguladığında bütün imkanlarını Türkiye’ye seferber eden, uçaklarıyla bize silah gönderen, hatta silahları omzunda taşıyan fotoğralarını manşetten yayınlayan Türk basınının ‘İŞTE KARAGÜN DOSTU’ dedikleri ve haftalarca yayın yaptıkları Kaddafi’nin evine, Amerikan askerleri uçaktan bomba atıp evlatlığı bir kızı öldürdüğü, oğlunu yaraladığı zaman kara dostluğundan, deliliğinden, hatta manyaklığından bahsetmişlerdi.
15 Temmuz 2011 tarihli makalesinde de Mahmut Toptaş Hoca’mız yine Kaddafi’yi anlatıyor.
“1974 yılında ‘Kıbrıs Barış’ harekatında 6. Filoyu Kıbrıs’ın açıklarına konuşlandıran ve ‘Vururum’ diyen, vuramayınca ambargo uygulayan ve dünyaya uygulatan Amerika’ya karşı bize kendi omzunda silah taşıyarak ambargoya aldırmayan Muammer Kaddafi, o günlerde bütün gazetelerin birinci sayfasında ‘Kara gün dostu’ manşetleriyle övülürken uçağa omzunda silah taşıyan fotoğrafları en büyük şekilde verilirdi.”
28 Ağustos 2011 tarihli makalesinde ise Kaddafi’yi yazmasının bir sebebi olmalı.
“1969 yılında Libya’da yönetime el koyan Yüzbaşı Muammer Kaddafi, ilk iş olarak İngiliz ve Amerikan üslerini kapatır.
Dünyanın her neresinde hangi din veya ırktan olursa olsun sömürgeden kurtulma hareketlerine yardım etmesi, Siyonistlere karşı olan bütün oluşumlara destes vermesi, Libya’daki Yahudilerin mal varlıklarına el koyması, petrolü batılıların elinden alarak devletleştirmesi, Avrupa’da, Afrika’da, Amerika’da açılan camilerin yapımına katkıda bulunması, İtalya’ya ziyaret için giderken, sömürgen İtalyanların yıllarca baş edemediği, hileyle ele geçirip şehit ettikleri Ömer Muhtar’ın resmini göğsüne rozet yaparak gitmesi ve Berluskoni’ye petrol parfümlü elini öptürmesi, batının affedeceği şeyler değildir.
1974 yılında ‘Kıbrıs Barış Harekatı’nda Anerika’nın baskısıyla Birleşmiş Milletler, Türkiye’ye karşı ambargo uygulaması kararı aldığında Türkiye’den istek olmadığı halde kendisi arayarak her türlü yardıma hazır olduğunu bildirmesi,
Türkiye’nin de askeri ihtiyaçlarını tespit ettikten sonra listeye uygun olarak yardım etmesi, Hatta o günün gazetelerinde Türk uçağına top mermilerini kendi omzunda taşırken görüntülenmesi batının bilinç altından silinmemiştir.
O günün haberlerinde Kaddafi, ‘Eğer bende olmayan silahlara ihtiyacınız olursa, size silah satmayan ülkelerden ben satın alır size veririm’ demesi,
Türk hükümeti, ‘Verdiğin silahların parasını ödeyelim’ dediğinde kabul etmemesinin intikamı alınması gerekiyordu ve alındı.”
Son cümle dikkatinizi çekmişse her şeyin orada özetlendiğini anlamak kolaydır artık. İlk alıntımıza bir daha bakalım şimdi.
Kaddafi’ye bu ülke politikacılarının (T.Özal ve muadilleri) deli dediği günleri hatırlatıyor hocamız.
Bugün internet sitelerinde “1986 yılında ABD, Libya’ya saldırdı. Yeni teknoloji bombalarının test edilmesi gerekiyordu…” bilgileri ancak yazılırken, bu fakirin “Bu saldırı müslüman dünyasını test etme saldırısıdır. Çok geçmez Amerika, Ortadoğu’dan başlayarak, topraklarınızı işgal edecektir.” Temalı yazısını, sorumlu arkadaşlar gazetemizin birinci sayfasına koymuşlardı. O günler, T.Özal’ın bir koyup üç almasına doğru gidilen günlerdi.
Günümüze dönelim. Pensilvanya şüphelisinin Kaddafi’yi hatırladığı güne.
“Bir tane Kaddafi vardı. Bağışlıyor musunuz onu görünce benim aklıma Dümbüllü İsmail geliyordu.”
İsmail Dümbüllü niçin düşmüş olabilir Pensilvanya şüphelisinin aklına, sorusuna cevap bulmaya çalışarak girmiştik yazımıza.
Öleli kırk yıldan fazla olmuş, unutulmamış Pensilvanya’da eğitim aracı olmuş.
Kısır internet sitelerine dalmadan, özel arşivimizden aktaracağımız bilgilerin ve hatıraların ışığında İsmail Dümbüllü’yü yazmak borcumuz oldu bizim.
Geçmişimizi güldüren, şimdi de böyle mi güldürüyor (Pensilvanya şüphelisine ayna olarak)
Bir orta oyununun kurgusu içinde, elinde tef bir şarkı söylemektedir ismail Bey. Konyalı ağzıyla söylenen bu şarkının sözleri Peruz hanım’a aittir.
“Onu bunu dinlemen,
Umuruma sallaman,
Kabalara kabalara dümbüllü!”
Bir röportajından ancak bu kadarını yakalayabildiğimiz şarkı çok ünlenmiş, her oyunda istenir olmuştur: Dümbüllü, dümbüllü..
Soyadı kanunu çıktığında Üsküdar Kaymakamı Lütfi Bey’in karşısındadır İsmail bey. Meral soyadını almak istediğini beyan eder.
Nüfus cüzdanını aldığında ne görsün Soyadı hanesinde Dümbüllü yazmaktadır. Kaymakam Lütfi bey, İsmail Dümbüllü olarak yürü gayri, der.
Etyemezli İsmail Dümbüllü’yü Kocamustafapaşa çocuğu Metin Hasırcı ağabeyden çok dinledim. Yazlık sinemalarda gösteri yaparken, yatsı ezanında oyununa ara verdiğini ve kuliste namazına şahit olduğunu, Çifte Saraylar gazinosundaki programlarının sabaha karşı bittiğini ve sabah namazını kıldıktan sonra evine yöneldiğini çok gördüğünü, o günlerin hasretiyle anlatmıştı Metin Hasırcı ağabey. (Sıhhat ve afiyetler diliyoruz ona da..)
Konyalı Arif Etik Hoca’dan dinlediğim İsmail Dümbüllü anısı da güzel gider buraya. Rahmetli Arif Etik Hoca, Mahmut Toptaş Hoca’mızın da hocasıdır.
“1959 yılında İsmail Dümbüllü kumpanyası Konya’ya gelmişti. Alaaddin gazinosundaydı programları..
Perde açıldı. Sahnede sabrı tükenmek üzere olan Dümbüllü var. Karısı rolündeki ise ayna karşısında, elinde boyalarla…
Beklemekten yorulduğunu belli eden bir hareketle kadını ikaz etmek istedi.
Bu yaşta, bu kadar süslenmeye..
Demeye kalmadı, kadın döndü iki eli belinde.
Sen takdir etmiyorsun beni ama, yedi mahallesini dolaştığım Konya’nın kadınları ne dediler biliyor musun
Seyirciler merakta, Dümbüllü merakta; ne dediler
Kadın, duyduklarının etkisinden kurtulamamış hala. En havalı pozunda..
Cami yıkılmış ama, mihrap yerinde duruyor, dediler.
Dümbüllü, fıkırdamalarına fırsat vermeden seyirciye doğru döner.
Önünde diz çöken olmadıktan sonra, mihrap yerinde kalsa ne olur, kalmasa ne olur
İsmail Dümbüllü bu milleti güldürmüştü.
Pensilvanya şüphelis’ini ise başlığa yazdık!
NE ZAMAN UTANACAK
Bir başka meridyen çocuğu olayı daha var. Onu da ustalardan Yavuz Donat yazmış 13 Mayıs Cuma gününün Sabah gazetesindeki yerinde.
T.Özal, Konya’da bir açılışta konuşuyormuş. Ak sakallı bir Konyalı, hatıra sahibinin tanımıyla laf atmış.
– Konyaspor ne olacak
Bir başbakana ak sakallı olduğu özellikle vurgulanan bir Konyalının sorusu bu. Anlatıcı Keçeciler’den nakleden usta Yavuz Donat’ın yazısından okuyalım devamını.
Keçeciler uzanır, mikrofonu Özal’ın elinden alır ve laf attığı iddia edilen o ak sakallı ihtiyara bağırır, çağırır.
“Sakalından utan!”
“Git Kapu Camii’nde namaz kıl!”
Bir ak sakallı Konyalıyı sakalından dolayı utandırmakla yetinmemiş Konyalı Keçeciler bey. Özal’ı yağlamak görevini de layıkıyla ifa etmiş.
“Başbakan’a laf atmaya utanmıyor musun” diyerek...
Muhal farz, o ak sakallı ihtiyar hata etmiş olsun. O günden bu güne Keçeciler’in dediklerinden pişman olmamasını gözardı etseniz dahi, övünme durumunu nereye koyacaksınız
Üstelik geçtiğimiz haftalarda yine bu sayfada okumuştunuz, Keçeciler için bir camideki cemaatten dua istendiğini. O camide ak sakallı ihtiyarlar olduğunu bilmez mi idi, dua talep ederken...
O laf attı dediğiniz ak sakallı ihtiyarın, bir eski futbolcu olabileceği aklınıza gelmedi mi Hatta Konyaspor’da yönetici olabileceği de... Gibi sorunları Yavuz Donat usta sormuyor...
Şunları da sormuyor usta Donat. Ya ak sakallı olmasa idi, sizin şu parlak halinize benzese idi, nesinden utanmasını söyleyecektiniz
Bir ANAP mitingindeki bir kişinin “Konyaspor ne olacak ” sorusuna, “İyi olacak” deyip geçseydi Özal, ona kızacak mı idiniz Size “Sakalından utan” deme hakkı tanımadığı, ak sakallı ihtiyar azarlama fırsatı vermediği için...
Elbette bu soruyu da, daha başka nerelerde ak sakallı ihtiyarları böyle benzettiniz, sorusunu da sormamış sayın Yavuz Donat usta. Sebebini biz bilemeyiz.
“Git Kapu Camii’nde namaz kıl” demesine gelince Keçeciler’in, bakın ben Konya’dan bir cami adı biliyorum vezninde bir övünmesi olmalı bu da...
Malzeme Keçeciler olunca, yapıya paydos dememiş usta Donat. 14 Mayıs gününü de doldurmuş.
Abdullah Gül gelip demiş ki: Haydi bize gel. Parti kuruyoruz.
Yapamam demiş Keçeciler. Hükümette idik, bakandım diye anlatırken o günleri, pişmanlığını da sezdiriyor.
Bu noktada şöyle bir şey deseydi Abdullah Gül’e; merak ediyoruz ne olurdu
“Onca yıl bize, bana yani ANAP’a muhalefet ettiniz. Yoksa yalan mı idi o hayatınız Bugün bizimle olmak arzusu ile yanıyor idiyseniz, neden ANAP’a katılmıyorsunuz Madem ki çıkarmışsınız gömleğinizi...”
ANAP’tan ayrılmamasını ve AKP’ye katılmamasını Keçeciler’in, vefa duygusuna bağlamaya çalışması Yavuz ustanın yanlıştır, hatadır.
Halbuki herkes bilir. Onu sıradan bir kaymakam iken alıp Konya’ya Belediye Başkanı yapanlara sergilediği hallerini...
Keçeciler’in anıları, işte böyle yordu bizim kalemimizi.
O, Türkiye’yi yoran siyasetçilerdendi.
İhtilaller acılıdır
Üzerinden 56 yıl geçmiş.
Bir film hazırlamışlardı, Yassıada’daki tutukluları hem nasıl beslediklerini gösteriyorlardı, hem de yemeye alışkın olduklarından böyle yiyorlar, diyorlardı.
Tabaklarındaki yemeklerden kaşıklarıyla alan Bayar, Menderes ve arkadaşlarının ağıziçi görüntülerini beyaz perdeye aktarmaktan utanmamışlardı.
Devamı denilen AP iktidarında ifşa edilmediler, aksine ödüllendirildiler. Medya ellerindeydi.
Aynı sahneyi utanç veren o ihtilalin ikinci başkanı 28 Şubat’ta yaşadık.
Rahmetli Erbakan Hoca’mızın oğlunun düğün masalarını aynı anlayışla kartelin tv’lerinde yayınladılar ve yine utanmadılar.
AKP’liler bırakın hesap sormayı, kartelin heybesine Trump’lar koydular.
Lakin huylu huyundan vazgeçer mi Utanmamak erdemleri olmuştu. Masalar odası’nı devreye soktular! Oldu ya da olmadı, önemli olan vazgeçmemeleri idi.
Hesabı sorulmayan o ihtilal sahneleri hala içimi acıtır benim.