Günümüz yerleşim yerleri bir kimliği yansıtmaktan çok uzakta görünüyor. Şehirlerin kendi kimliklerini, biricik olabilme potansiyellerini kaybettikleri gibi, kültürel dokularını, kodlarını da kaybettiklerini görüyoruz. Yaşadığımız şehirlerin hepsi sanki bir gün gidilmek üzerine kodlanmış ve şehirlerde yaşayan herkes sanki bir otelin geçici konukları gibi. Oysa bütün kültürler varlıklarını belli etmek için imardan sosyal yaşantıya varana kadar en ince ayrıntıları ile şehirleri kurmuş ve korumuşlardır. Her şehir o kültürün kendi içinde bir bütünün biricik parçaları olarak kendi anlamını bulmuştur. Bu bakımdan şehirleri Ahmet Hamdi Tanpınar ’ın şu güzel tespiti ile ifade edersek “…inşa etmiyorlardı, ibadet ediyorlardı.” Bugün bu özellikte ne insanımız var ne de eserlerimiz. Hatta o ibadet aşkıyla mamur edilmiş şehirleri de tarumar ediyoruz.

Adeta kültürel ve dinî kimlikleri reddetmek suretiyle bütün medeniyet bağlamından kopup hatta o mirası reddederek Batı’nın kulpuna kötü bir taklit olarak eklemlenmek istiyoruz. Ne bir kültürel mirası, sosyal düzeni ikame edebiliyor ne de bir medeniyet parlaklığı gösterecek, umut olacak mimari bir dokuyu kurabiliyoruz. Bu bakımdan var olan bütün birikimin elden çıktığı bir ortamda sosyal kimliklerin hepsi artık melezliğin ötesine geçmiş adeta birer hilkat garibesine dönmüştür. Bu durumda bir şehre baktığımızda ne gördüğümüz, ne hissettiğimiz çok önemli; eğer birbirinin kötü kopyası olmaktan ve angarya şehircilik anlayışından çıkıp nefes alan, büyüyen, büyüleyen yepyeni bir anlayışa büründürmezsek karşımıza çıkacak şey bütün mental yorgunlukların ötesinde şehri her türlü taarruza, tasalluta açık bir hale getirmektir. Ne ulaşım, ne fen hizmetleri ne de üç beş karo çalışması bir şehir kimliği oluşturmayacaktır.

Elbette gelişen teknoloji bir şekilde şehrin dokusunda yer bulacaktır ancak bu bir işgalin, bir mahkûmiyetin sebebi olmamalı ve hattı zatında şehir kimliğini, dokusunu daha belirgin hale getirecek bir şekilde olmalıdır. Özelikle taşranın boşalıp, belli başlı büyükşehirlerin dolması insan hayatını zorlaştırırken ne teknolojinin ne de diğer gelişmelerin bununla baş edemeyeceğini görmek gerekir. Onun için her şehrin bu erozyon karşısında varlık mücadelesini vererek, orayı yurt yapan kendine has özelliklerini açığa çıkartması gerekir. Bunun için de yerel düşünceyi, yerel motivasyonu ve yerel imkânları harekete geçirirken öte yandan da genel politikalarla dengeli bir gelişimi destekleyerek her şehrin huzurlu, müreffeh, doyulabilir ve yaşanabilir hale getirilmesi gerekir. Bugün insanların doğduğu yerde doyamadığı için göç etmek mecburiyetinde kalmaları neticesinde; aileleri parçalayan, kültürleri nostaljik bir imgeye indirip sadece fuar vb. organizasyonlarla hatırlanan ve de yad edilen bir duruma getirmiş olan bu göç olgusu hepimizin ayıbıdır. Bu ayıplı hal ile yaşamak ne kötü bir şey!

Belki de uzun uzun anlatmak yerine kısa bir hikâye meramımızı daha iyi açık eder. Temel’e, “Hadi hazırlan! Seni Kıbrıs ’a yerleştireceğiz.” Denildiğinde, soruverir: “Ne kadar zamanım var?” “En fazla birkaç saat!” cevabını alınca eline birkaç çuval alıp köyün merkezine doğru koşmaya başlar. Evi yerine köyün merkezine doğru giden Temel’i merakla takip edenler ilginç bir manzara ile karşılaşırlar: Temel köyün mezarlığında çuvallara mezar taşlarını doldurmaktadır. Sorarlar: “Burada ne yapıyorsun? Gidip eşyalarını hazırlasana!” Temel’in yanıtı sarsıcıdır: “Eşya dediğin her yerden alınır. Ama gâvurlar bana ‘burada ne işin var?’ diye sorarlarsa, “işte bu en büyük dedemin mezar taşı, şu da dedemin, bu da babamın mezar taşı” diyeceğim. İşte bu kıssa meseleyi özetliyor. Bu ucube şehircilik anlayışı ile bir kimlik iddiasında bulunamayacağımız bir sona doğru gidiyoruz. Bir yeri yurt-vatan yapan, yerleşim yerlerinin temel kimlik kodlarını koruyarak onu mimari ve sosyo-kültürel açıdan bir bütün haline getirmek var olabilmenin en önemli koşuludur. Unutmayalım ki, kimliğin kodları şehirlerin dokusunda gizlidir. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Her mültecinin içinde bir gül ağacı boylanır

Sıcağa susuzluğa dayanıklı

Ülkesizlik tüm ülkeler sayısınca genişliktir

Sınırsızlığa sonsuzluğa dayanıklı” (Gülten Akın)

Notlar:

* Hüseyin Ulusoy, Manuş Baba’dan, “Dönersen Islık Çal”ı dinleyelim diyor. İçinden mevsimler geçen, eksik kalmışlık hali… Özlemek üzerine, hani “ıhlamurlar çiçek açtığında geleceğim” diyen şairin, dizelerinin tadı var.

* Mahmut Örün, Müslüm Gürses’ ten , “Nilüfer”i dinleyelim der. Aynı değil hiçbir şey, artık geri verilmez hiçbir yanılgı. İnsan, yanılgılarıyla insan oluyor. Her şeyi al, beni bana bırak…

Bize kadar

1- Plotinos, “Kendini bulmak için bakacağın ilk yer sensin, kendi heykelini yontmaya devam et” der.

2- Oruç Aruoba , “ ‘Sadakat’, kişinin kendinde bir kişiye yer ayırması ve o yeri hep onun için korumasıdır... “ der.

3- Homeros,”İnsanların soyu da yaprakların soyu gibidir. Bir taraftan filizlenir, diğer taraftan silinip gider” der.

4- Bu hafta, Clifford Geertz’in “Kültürlerin Yorumlanması” kitabı var. Kitap , Dost Kitapevi Yayınları’ndan…

5- İstersen, “ Wind River/ Kardaki İzler”i izleyebilirsin. Bir yere ait olmanın, şartlar ne kadar zorlu olursa olsun, var olmanın anlamına dair.

Dağarcık

“Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.” (Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Tadımlık)

TEKKE

Mimarî, insanın çevresini biçimlendirme çabalarının ürünüdür. Varlığın bütün vechelerini, karmaşık ve sınırsız alanları kuşatan bir disiplin olan mimarînin herhangi bir basit şematik formülle tanımlanması uygun olmaz. Bu sebeple, yukarıda verilen tanım, dört başı mamur ve kategorik bir tanım olmaktan ziyade sorun alanına genel bir yaklaşımın ifadesi olarak anlaşılmalıdır. (Turgut Cansever’den tadımlık)

Bir lahza:

“Eski hayaller, güzel hayallerdi. Gerçek olmasa da onları kurduğum için mutluyum.”

(Robert James Waller’den)